<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Saime Çağlı</title>
	<atom:link href="https://www.saimecagli.com.tr/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.saimecagli.com.tr</link>
	<description>Uzm. Psikolog</description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 Nov 2022 07:50:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.8</generator>
	<item>
		<title>PETER PAN SENDROMU- Büyüyemeyen Yetişkinler..</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/peter-pan-sendromu-buyuyemeyen-yetiskinler/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/peter-pan-sendromu-buyuyemeyen-yetiskinler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[saime cagli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2022 07:50:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=1154</guid>

					<description><![CDATA[PETER PAN SENDROMU- Büyüyemeyen Yetişkinler.. Masallar, öyküler, efsaneler, mitler… Kâh çocukluğumuzda kâh yetişkinliğimizde hayal dünyamızın vazgeçilmez eşlikçileri. Mistik insan-dışı yaratıklar olsun, mistik güçleri olan insanlar olsun; tüm renkleriyle ve şekilleriyle kurgunun insanlığı hem çok yakınından hem de çok uzağından anlattığı, aynı zamanda her bakımıyla insanlığın ta kendisinin eseri olduğu düşünülebilir. Kurguyla gerçeğin arasındaki ilişkinin iç [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>PETER PAN SENDROMU- Büyüyemeyen Yetişkinler..</strong></p>



<p>Masallar, öyküler, efsaneler, mitler… Kâh çocukluğumuzda kâh yetişkinliğimizde hayal dünyamızın vazgeçilmez eşlikçileri. Mistik insan-dışı yaratıklar olsun, mistik güçleri olan insanlar olsun; tüm renkleriyle ve şekilleriyle kurgunun insanlığı hem çok yakınından hem de çok uzağından anlattığı, aynı zamanda her bakımıyla insanlığın ta kendisinin eseri olduğu düşünülebilir. Kurguyla gerçeğin arasındaki ilişkinin iç içeliği öylesine karmaşıktır ki sanatın mı hayatı, hayatın mı sanatı taklit ettiği sorusu her zaman yanıt bulamayabilir.</p>



<p>Kurgunun gerçeği açıklamaya esin vermesinin ilk akla gelecek örneklerinden biri elbet ki Freud’un teorik çerçevesinde görülebilecek yoğun Yunan mitolojisi etkisidir (ki bunu da Carl Gustav Jung’ a borçlu olduğu söylenir). Başka bir örneği de ismini Shakespeare’in oyununda kıskançlıktan dolayı eşini öldüren bir karakterden alan, patolojik kıskançlığı tanımlayan Othello sendromunda görmek mümkündür. Karmaşık ve trajedi dolu hikayelerin, heybetli Yunan tanrılarının bir esin kaynağı olarak görülmesi kulağa oldukça doğal geliyor değil mi? Peki ya, küçüklerin ve büyüklerin, herkesin gözünde oldukça masum, sevimli ve zararsız görünen küçük bir kahramanın da derin ve karmaşık bir konsepte esin kaynağı olduğunu düşünebiliyor musunuz?</p>



<p><strong>Kurgudan Gerçeğe Bir Yansıma: Peter Pan Sendromu</strong></p>



<p>Psikolog Dan Kiley, Peter Pan Sendromu olgusunu öne sürerken bu soruya evet cevabı vermiş olmalı. Peter Pan denilince çoğunluğumuzun <em>aklına masumiyeti, çocuksu bir ruhu, hayalperestliği çağrıştıran</em> küçük bir yarı insan, yarı peri geliyor değil mi? Peter Pan, ilk bakışta masum bir çocukluk fantezisini, tüm dileklerin gerçekleşebileceği bir evreni ve sonsuz çocukluğu anlatan sevimli bir hikâye olarak görülebilir ve hatta bu temalar bizlerin kalbini ısıtıyor bile olabilir. Fakat hikâyenin tüm bu yanlarına farklı bir bakış atıldığında aynı temaların büyümenin inatçı bir reddini, kendinin ve başkalarının sorumluluğunu üstlenmeye dair yoğun bir korkuyu, çocuksu arzulara sıkışıp kalmış, birçok yandan kırılgan ve güçsüz bir benliği de ortaya koyduğunu düşünebilir misiniz? Mistik, sihirli ve parlak madalyonun arka yüzü, zifiri karanlık olabilir mi?</p>



<p>Bu soruya evet cevabını veren Kiley, PPS’nin her şeyi ertelemenin ciddi bir seviyeye geçmesine bağlı bir <strong><em>sorumsuzluk</em></strong>, içten sevgi ve kabullenmenin eksikliğinin yaşandığı bir aile yaşantısından gelen yoğun bir <strong><em>kaygı</em></strong>, sürekli arayışında olunmasına rağmen bir türlü hiçbir yere ait hissedememenin getirdiği derin bir <strong><em>yalnızlık</em></strong> hissi ile karakterize edildiğini öne sürmüştür.</p>



<p>Kiley, PPS’yi genellikle sosyoekonomik bakımdan orta-üst sınıf olarak görülebilecek ailelerin erkek çocuklarının deneyimlediği bir durum olarak tanımlamıştır. Kiley’e göre orta-üst sınıf ailelerin çocukları, hayatta kalmaya dair barınma, yiyecek gibi temel ihtiyaçlar ile ilgili hiç sorun çekmedikleri için <strong>sorumluluk üstlenmeyi öğrenememişlerdir</strong>. Ayrıca temel ihtiyaçlar konusunda sıkıntı çekmemek, bu olanakların kıymetini bilmemeyi ve sürekli zevkin ve eğlencenin peşinde koşmayı benimsemelerine yol açabileceğini düşünmektedir.</p>



<p>Kiley, PPS’de söz konusu olan başka bir durumu ise <strong>“sihirli düşünme” </strong>olarak tanımlamıştır. Bu sendromu yaşayan kişiler; kendileri, hayatları ya da başkaları ile ilgili olumsuz görülebilecek durumlar ile yüzleşip, yüzleşme sonucu olası çözüm veya gelişim noktalarını aramazlar. Bunun yerine olumsuzluklara karşı <em>görmezden gelme, inkâr</em> gibi savunmaların rol oynadığı bir “sihirli düşünme” söz konusudur. Bu sihirli düşünme, sendromun ilerleyen evrelerinde kişinin gerçeklikten uzaklaşması, kendi fantezilerinin içinde hapis kalması ile <strong>narsisizmin</strong> de ortaya çıkışına sebep olabilecektir. Narsisizm, PPS’de <em>yaşanan özgüvensizliğin başkalarına yansıtılması ve yüklenmesidir.</em> PPS yaşayan kişi başarısızlıklarını, eksikliklerini, hatalarını üstlenmez ve başkalarına yansıtabilir.</p>



<p>Tüm bu semptomları ve PPS anlatısını göz önünde bulundurarak, PPS’nin kişide ruhsal ve bedensel bakımından uyumsuz, iki farklı tablo ortaya koyduğunu düşünebiliriz. Bu sendromun <strong><em>artık olunamayacak çocuk ve dönüşülmek istenmeyen yetişkin </em></strong>arasında takılı kalmışlığı anlattığını öne sürebiliriz.</p>



<p><strong>Peter Pan Sendromu: Bu Kavram Başka Neler Anlatıyor Olabilir?</strong></p>



<p>Etrafınızdakilerin “çocuk gibi” davrandığını düşündüğünüz zamanlar oldu mu? Peki, sizin için neyin “çocukluğu” neyin “yetişkinliği” ifade ettiğini hiç irdelediğiniz oldu mu? Peki ya “olgunluk” ne demek? Peki tüm bu kavramların ifade ettiği şey nedir?</p>



<p>Tüm bu kavramlar, yaşamın ilerleyişinin ve zamanın geçişinin bedenimize etkisinden öte elbet ki ruhsallığımıza etkisini de ifade ediyor olmalı. Bir anda karmakarışık ve hiçbir şeyin bir anlam ifade etmediği bir dünyaya doğan bir bebekken; çalışan, çabalayan, oldukça kompleks düşünebilen ve hatta tıpkı kendilerinin bir zamanlar olduğu gibi dünyaya tamamen yabancı başka bir bebeği de dünyayla tanıştırabilen bireylere dönüşmek&#8230; Bu durum, her ne kadar yaşam döngüsünün çok doğal bir parçası gibi görünse de aslında birçok bakımdan büyüleyici olabilecek ve her birey için tamamen farklı zorlukları, kolaylıkları, duyguları ve yaşantıları barındırabilecek eşsiz bir hikâyenin yazılması değil de nedir?</p>



<p>Elbet ki bu hikayelerin en mühim ve belki en sallantılı kısımlarından biri, hayatta kalmak için bir başkasına birçok bakımdan muhtaç olan çocuğun bağımsız fakat kopuk olmayan, kendine yetebilen ve dünyaya bu şekilde uyum sağlayabilen bir yetişkine dönüştüğü kısımdır. Bu dönüşümün temellerinin ergenlikte atıldığını söylemek mümkündür. Ergenlik, bedensel ve ruhsal değişimlerin hakimiyetinin söz konusu olduğu bir dönemdir.Bu değişimlerin ritmiyle aynı dansı edebilecek güçte bir karakteri oluşturabilmenin ve besleyebilmenin ise birçok zorluk dolu yanı mevcuttur.</p>



<p>Ergenlik, şüphesiz ki bu “erme” sürecinin çok önemli bir parçasıdır. Ergenlikte aslında kendimizi yeniden inşa ederiz; ebeveynlerimize, ya da düzene karşı isyan ederek de olsa, günlüğümüze çok mu çok yoğun duygularımızı, belki nefretimizi belki aşkımızı yazarak da olsa. Birçoğumuz ergenlik anılarımıza geri dönüp baktığımızda, düşüncelerimizi, hareketlerimizi, söylemlerimizi beğenmeyebilir ve hatta utanç verici bulabiliriz. Fakat tüm bu utanç verici davranışlar, aslında ergenlik zamanımızda <em>“yeni bir ben”</em>i keşfetmemiz için gerekli bir konumdadır. Aslında <em>“Ben kimim? Neden buradayım? Ne yapmak istiyorum?”</em> ve benzeri sorulara kesin ve değişmeyecek bir cevap bulabilmek oldukça zordur. Bu durum, farklı deneyimler ve farklı kişiliklerin kendimize uygunluğunun testini beraberinde getirerek ergenliğin doğası gereği <strong><em>çalkantılı bir dönem</em></strong> olması durumunu ortaya çıkarır.</p>



<p><strong>Peter Pan Sendromu: Ruhsal Duraksama</strong></p>



<p>Blos , uzatılmış ergenlikte olası olarak ebeveynler tarafından kişiye çocukluktan itibaren yüklenmiş olan oldukça yüksek beklentilerin söz konusu olduğunu, ve kişinin de bu beklentileri beslemeye devam ettiğini öne sürmektedir. <em>Bu yüksek beklentiler, kişinin kendini değerlendirme biçiminin narsistik bir boyutunun olduğuna işaret ediyor olabilir.</em> Bundan dolayı kişi, başarısızlıkları gözler önünde olsa dahi başarısızlıklarını göremeyecektir. Kişi, kendisi için kendi standartlarını oluşturamamış ve dolayısıyla kendisini ebeveynlerinin birçok bakımdan gerçekçi olmayabilecek standartlarını reddetmeyi başaramamıştır. Ki bu durum, yaşamı hiçbir zaman ulaşılamayacak bir varış noktası olan bir yarışa dönüştürebilir.</p>



<p>Buradan yola çıkarak hayat amacı ve hedefleri belirsiz kalmış; kendi duyguları ve düşünceleri ile bağı bir şekilde kopmuş bir kişinin PPS yaşıyor olabileceğini düşünebiliriz. Kişinin hayat amacını tanımlayabilmesi için belki de atması gereken en temel adımlar; kim olduğunu, isteklerini, arzularını, duygularını tanımlayabilmesi ve tanıyabilmesidir. <em><u>Peter Pan Sendromunda ise bu sorular ertelenir de ertelenir, cevaplar aktif bir biçimde aranmaz. Kişi, ergenlik problemlerinin kapanında kısılı kalmıştır ve ileriye doğru adımlar atamaz.</u></em> Kişi, başarısızlık veya kendini ifade edememe gibi durumlara belirtilen şekillerde bahane bulabilir ve görmezden gelebilir. Bunun üzerine kişinin kendine bir problemi olduğunu, hayatından memnun olmadığını ve bir şeylerin eksik olduğunu dürüstçe itiraf etmesinin de oldukça zor olabileceğini düşünebiliriz.</p>



<p>&nbsp;Peter PanSendromunu yaşayan kişilerin; yaşamda arzu ettikleri pozisyonu alamama, hiçbir yere ait hissedememe ve belki de çok yoğun bir ajitasyon içerisinde olma gibi durumları olsa dahi tüm bu olumsuz duygulanımların çok yoğun bir bastırma altında kaldığını düşünebiliriz. Kişi, bir problem yaşadığının farkındalığına varamamakta, özünde ergenlik dönemine ait problemleri zaten bu farkındalığa sahip olamayışı üzerine hem yaşamakta hem de yaşayamamaktadır.</p>



<p>Sonuç olarak, PSS’nin ergenlikte takılı kalmış olmaya, yetişkinliğe geçişin başarılamamasına dair bir sendrom olduğunu öne sürebiliriz Gelişim; korkutucu buhranlar, başarısızlıklar, gerilemeler ile birlikte gurur uyandırıcı başarılar, mutluluklar ve ilerlemeleri de içeren bir süreç olabilir. Bazen ilerlemek hem gerilemeyi hem de geride bırakabilmeyi gerektirebilir. Eninde sonunda tüm değişimlerin, gelişimlerin korkutucu yanlarının; takılı kalma ve ilerleyememenin statikliği karşısında uzun vadede daha az korkutucu olduğunu düşündüğümüzde ise, kendimiz üzerine çalışmanın ve gerektiğinde psikoterapi desteği almanın sağlıklı bir yaşam ve gelişim için önemini anlayabiliriz.</p>



<p><strong>Kaynakça:</strong></p>



<p>Blos, P. (1954). Prolonged adolescence: The formulation of a syndrome and its therapeutic implications. <em>American Journal of Orthopsychiatry</em>, <em>24</em>(4), 733.</p>



<p>Blos, P. (1967). The second individuation process of adolescence. <em>The psychoanalytic study of the child</em>, <em>22</em>(1), 162-186.</p>



<p>Kiley, D. (1983). The Peter Pan syndrome: Men who never grow up. <em>New York: Dodd, Mead &amp; Company</em>.</p>



<p>Vanier, A. (2001). Some remarks on adolescence with particular reference to Winnicott and Lacan. <em>The Psychoanalytic Quarterly</em>, <em>70</em>(3), 579-597.</p>



<p>West, L. J. (1968). The Othello syndrome. Contemporary Psychoanalysis, 4(2), 103-110.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/peter-pan-sendromu-buyuyemeyen-yetiskinler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GRADİVA’DAN GEÇMİŞ BİR AŞKIN KÜLLERİNE YOLCULUK</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/gradivadan-gecmis-bir-askin-kullerine-yolculuk/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/gradivadan-gecmis-bir-askin-kullerine-yolculuk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[saime cagli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Jun 2022 11:49:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=1140</guid>

					<description><![CDATA[Freud melankolik dönemlerinde kendini psikanaliz odasına kapattığını biliriz. Bu oda öyle bir odadır ki adeta bir müzeyi andırır. İçerisinde binlerce arkeolojik kalıntı – ki birçoğu orijinal- bulunur. Psikanaliz ve arkeolojinin ortak yanı her ikisinin de geçmişin izini sürüyor olmasıdır. Freud’a göre arkeoloji psikanaliz için bir metafordur. Freud’un bu psikanaliz odasında, koltuğunun karşısında duvarda asılı duran [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Freud melankolik dönemlerinde kendini psikanaliz odasına kapattığını biliriz. Bu oda öyle bir odadır ki adeta bir müzeyi andırır. İçerisinde binlerce arkeolojik kalıntı – ki birçoğu orijinal- bulunur. Psikanaliz ve arkeolojinin ortak yanı her ikisinin de geçmişin izini sürüyor olmasıdır. Freud’a göre arkeoloji psikanaliz için bir metafordur. Freud’un bu psikanaliz odasında, koltuğunun karşısında duvarda asılı duran rölyef de bu yazısının ana konusunu oluşturmaktadır, Gradiva…<br>Psikanalizin, arkeolojinin, edebiyatın arasında bir köprü olan Gradiva aslında Roma arkeoloji müzesinde bulunan Pompei kazılarında ortaya çıkan bir rölyeftir. Bu rölyef ilk olarak Wilhelm Jansen’in dikkatini çeker ve Jansen, Gradiva üzerine bir roman yazar… Roman’da kendini işine adamış bir arkeolog olan Norbert, bastırmış olduğu çocukluk aşkı ile düşlerinde, sanrılarında buluşur.<br>Sanrı ve düşler ile gerçekler arasında sürükleyici bir roman ortaya çıkar. Romanın ayrıntısına girmeden önce psikanaliz ile bağlantısına bakarsak; roman söylentilere göre ilk Jung tarafından okunup Freud’a veriliyor. Freud bu kitabın ilk sayfalarından itibaren etkilenmiş ve romanı psikanaliz çerçevesinde inceleyerek 1907’de analizini yapmıştır. Roman ile ilgili bir diğer ilgi çeken şey ise yazar W. Jansen ile Freud aynı dönemde birebir aynı konu üzerine aynı metot ile farklı alanlarda çalışıyorlar. Jansen’in 1902’de yazdığı romanı Dr. Freud’un serbest çağrışım yönteminin, psikanalizinin bir örneğiydi adeta. Jansen’e Dr. Freud’un psikanalizinden haberdar olup olmadıklarını sorduklarında, Jansen bunu reddeder. Freud’a göre; sanatçıların her zaman bilimden daha önde olmalarına yol açan dehalarından kaynaklanan bir sezgi güçleri var. Bu duruma tesadüf demektense Zeitgeist etkisi (zamanın ruhu) demek belki de daha açıklayıcı daha anlamlı bir ifade olabiliri. Zeitgeist yani bir olgunun aynı dönem içerisinde, farklı alanlarda çalışan insanlar tarafından fark edilmesi, hissedilmesi başka bir anlatım ile de yaratılması demektir.<br>Romana gelecek olursak:<br>Bir arkeolog olan Hanold, daha öncede belirttiğimiz üzere bastırmış olduğu çocukluk aşkı ile düşlerinde sanrılarında buluşuyor. Romanın baş kahramanı olan Hanold, ailesinden gelen yaşantısı, mesleği ve bilime olan ilgisiyle, hayatın içerisinde çizdiği yön ile kadınlarla ilişkisi olmayan daha doğrusu bunu bilinçaltında bastırmış birisidir. İlgilendiği kadınlar genelde bir mermerden, heykelden ileriye gitmemektedir. Bir gün karşılaştığı bir rölyef onda farkında olmadığı bir şeyler uyandırır. Rölyefte bir kadın zarif bir şekilde eteğini kaldırmış, adım atarken bir ayağı tam olarak yere basıyor, arkadaki ayağı ise önü yere basarken arkası yere paralel bir dik açı oluşturuyordur. Ancak bu rölyefin arkeolojik olarak veya herhangi bir şekilde değerli olabilecek bir yanı yoktur. Hanold rölyefe Gradiva adını verir. Bu isim ‘yürüyen muhteşem kız’ anlamındadır. Hanold’a göre bu rölyefteki kız soylu bir aileden gelir, Yunandır, Pompei’de yaşar vs. Rölyefe dair kendince birçok düşüncede bulunur. Aslında fark ederiz ki bu düşüncelerin hepsi çocukluk aşkı Zoe’ye atıfta bulunan ayrıntılarla doludur. Bir süre sonra Hanold bir düş görür; düşünde Pompei’dedir ve Gradiva ile karşılaşır ancak Pompei küller altında kalmak üzeredir. Hanold Gradiva’yı uyarmak ister ancak Gradiva aldırış etmez ve düşteki herkesin aksine sakinlikle ilerler, Apollo Tapınağının merdivenlerine uzanır ve orada yok olan şehre boyun eğmiş bir şekilde küllerin altında kalmayı bekler. Hanold düşten uyanır ve odasındaki pencereden dışarı baktığında kendini hala kaosun içinde hisseder. Düşün etkisinden bir süre çıkamaz, hatta bir yas süreci hisseder. Bu sırada penceresinden bakınırken kafeste olan bir kanarya dikkatini çeker. Sonrasında o sırada yoldan geçen bir kadını Gradiva sanır ve ev hali ile sokağa çıkar… Artık kahramanımız sanrılarında Gradiva’yı aramaya başlamıştır. Eve döndüğünde yine karşıdaki kafeste duran kanarya dikkatini çeker ve bu sefer Hanold kuş ile kendisi arasında bir bağ kurar ve kendisini ona benzetir. Her ne kadar kaçmak istese de kendisinin de kafeste olduğunu düşünür. Belki de bilinçdışı bastırmaları ona sinyaller vermeye başlamıştı. İtalya’ya bir yolculuk yapmaya karar verir… Ancak bu yolculuğu yine yaşamına uygun bir şekilde rasyonalize ederek yani bir savunma mekanizması olarak bilimsel bir nedene -mazerete- dayandırır. Ancak romanda gördüğümüz üzere kahramanımız Hanold, bu İtalya yolculuğu sırasında gördüğü çiftlerden, kara sineklerden kaçınarak şehir şehir gezer ve sonunda Pompei’ye varır. Peki bu çiftlerden ya da kara sineklerden böylesine kaçınmasının sebebi neydi? Adete nefret ediyordu onlardan… Çiftlerden rahatsız oluşu ve karasineklerinde çiftleri hatırlatıyor oluşu kahramanımızın bastırılmış cinselliğini andırıyor bize. Kahramanımızda bunu fark eder bir şeylerden yoksunluğu onu tatminsiz kılıyordu.<br>Pompei’de kahramanımız ne gariptir ki düşünde gördüğü kızı yani Gradiva’yı yine görür. Bu bir gündüz hayaleti mi? 79 yılındaki birinin yine beden bulması mı? Neydi… Hanold Gradiva’nın yanına gidip -onun bir Yunan olduğunu düşündüğünden- Yunanca hitap ederek konuşma yetisinin olup olmadığını öğrenmeye çalışır. Gradiva bir yanıt vermez ve Hanold bu sefer Latince seslenir. Gradiva bu sefer Hanold’a şaşırtıcı bir şekilde kendisi ile konuşmak isterse Almanca dilini kullanmasını gerektiğini söyler. Bir gündüz hayalet, yeniden canlanan biri veya kahramanımızın sanrılarındaki kız Almanca biliyordu. Sesini duyan Hanold, ‘’Sesinin böyle olduğunu biliyordum.’’ der. Kahramanımız aslında birçok şeyi geçmişindeki aşkından ilham alarak Gradiva’da bulmaktadır.<br>Kahramanımız Gradiva ile tekrar buluşmaya sözleşmiştir. Bu sefer giderken yolda gördüğü beyaz çirişotu çiçeğinden koparır Gradiva’ya vermek üzere. Bu buluşmalarında Hanold Gradiva’nın gerçek ismini öğrenir. Adı ‘’Zoe’’ dir; hayat anlamını taşıyan Yunan kökenli bir isimdir. Tıpkı rölyefteki cansız bir kıza hayat verirken onun Yunan olduğunu düşünmesi gibi tatlı atıflarla karşılaşıyoruz. Hanold Zoe isminin hayat anlamına gelmesini alaycı bulur. Zoe-Gradiva o kadar akıllıdır ki (Freud romanda bu karakterden ve yönteminden çok etkilenmiştir.) Hanold’ın sanrılarını fark eder ve ona serbest çağrışım tekniğini uygular. Kitabı okurken Zoe’nin romanda okurken sözleri hep ikili anlamlıdır. Hanold’ın Zoe ismini alay edici bulmasına karşılık; ‘’İnsan, kaçınılmaza boyun eğmek zorunda. Ölü olmaya alışalı çok oldu.’’der. Zoe hem şu ana hem de eskiye vurgu yaparak Hanold gibi okuyucuları da kendisine çekmektedir. Hanold Zoe-Gradiva’ nın yürüyüşünü görmek ister. Zoe-Gradiva onu kırmaz; neredeyse dikey bir şekilde kalkan topuğuyla oldukça zarif bir şekilde yürür. Ancak kızın ayaklarında artık ince deriden kum rengi ayakkabılar vardı. Bu ayakkabılar günümüzü şimgelemektedi ve rölyefdeki sandaletlerin yerini almıştı. Hanold için birçok gerçeklik vardı fark ettiği veya edebileceği ancak bilinçdışında bastırdığı tüm anılar, cinsel arzular bilince çıkmak istese de sanrılarından veya düşlerinden öteye geçemiyordu. Ayrılmalarına doğru Zoe- Gradiva Hanold’ın getirdiği çiçekleri alır ve der ki; ‘’ Benden daha talihli olanlara ilkbaharlarda gül verirler ama senin elinden unutuluşun çiçeğini almak bana daha uygun düşecek’. Çirişotu’nun bir diğer anlamının unutuluşun çiçeği olduğunu öğreniyoruz.<br>Gradiva-Zoe’nin bu anlamlı konuşmaları romanı oldukça ilgi çekici yapıyor, bizler gibi Freud’u da etkiliyordu.<br>Bir sonraki buluşmalarında da Zoe’nin ikili konuşmaları devam eder. Hanold ile yemeğini paylaştığı bir bölümde Hanold’a ‘’ Bana, sanki seninle, iki bin yıl önce de böyle yemeğimizi paylaşmışız gibi geliyor.’’ der. Hanold artık iyice kuşkulanmaya başlar gördüğü sanrılar üzerine içten içe kızın gerçekliğini test etmek ister. Zoe-Gradiva’dan ilk başta gördüğü düşteki gibi Apollo Tapınağının merdivenlerine uzanmasını ister. Bu aslında Hanold’ın bastırmış olduğu cinselliğe vurgu yapar. Kahramanımızın bastırdığı her şey düşlerinde ve sanrılarında bir şekilde dışa vuruyor. Ancak Zoe-Gradiva burada bir cinsel bastırılışın olduğunu; bu isteğin bir cinsel davranışı sembol olarak gösterdiğini anlamıştır ve bunu reddederek oradan uzaklaşır. Geçen zamanda Hanold Gradiva’nın gerçek olmasını diler, onu kıskanmaya başlar. Bir sonraki buluşmalarında sohbetlerine devam ederken Hanold’ın gözüne bir karasinek ilişir; Gradiva’sının çevresinde dolanan bu sinek kızın narin eline konar. Hanold içten içe bir gerçeklik testi yapmak ister, acaba kıza dokunabilecek miydi? Sinek onun için ne anlama geliyordu? Biliyoruz ki çiftler kadar karasineklerden de nefret ediyordu. Acaba bu sinekler ona çiftleri mi hatırlatıyordu ve bu karasinek Gradivaya dokunmak isteyen bir adam mıydı onun için? Hanold bir şekilde kızın eline vurur, sineği kovmak için. Bunun üzerine Gradiva-Zoe Hanold’a ‘’ Siz aklınızı kaçırmışsınız, Nobert Hanold!’’ der. Bu çok çarpıcıdır çünkü Nobert’in soyadı henüz Pompei’de kimse tarafından bilinmiyordur (biz yazımızda başından beri Nobert’in soyadını kullandık) ve Hanold gerçek, canlı bir kadının eline vurmuştur. Hanold bu gerçeklik karşısında korku, sevinç, şaşkınlık gibi birçok duygu ile birlikte artık iyice kafası karışır ve kaçınma davranışı gösterir. Bu sırada Zoe, balayında olan bir çift ile karşılaşır ve bunlardan biri arkadaşıdır. Arkadaşı ile olan konuşmasında anlarız ki; Zoe bir Zooloji profesörünün kızıdır ve buraya kertenkeleleri incelemeye gelirler. Hanold için rölyefteki kız yani Gradiva soylu bir ailenin kızıydı şimdide görüyoruz ki soylu bir aile bilinçdışında bir profesörün kızına bürünmüş; yer değiştirmiş. Gradiva-Zoe arkadaşından ayrılır ve Hanold’ın peşine gider. Kafası karışan Hanold’a konuşma arasında kendisi ile karşılaşmak için Pompei’ya kadar gelmesine gerek olmadığını evinin 100 mil ötesinde de bunu yapabileceğini açıklar. Çeşitli açıklamalardan sonra Hanold artık Gradiva’nın çocukluk aşkı olan Zoe Bertgang olduğunu kavrar. İlginçtir ki konuşmalardan anlarız ki Bertgang ismide muhteşem yürüyüşlü kız anlamına gelir, tıpkı Gradiva gibi. Hanold bu şaşkınlık arasında karşısındaki kızın çocukluk arkadaşı Zoe’ye benzemediğini söyler. Zoe bunun üzerine yaptığı açıklamada Hanold’ın bastırma mekanizmasını çok güzel açıklar, iç burkucu ve romanın aslında temelidir. Hanold’ın yıllardır işi ile ilgilenmekten dönüp bir kere bile kendisine bakmadığını söyler. Kendisinin arkeolojiye olan ilgisinden ötürü etrafındaki her şeyi görmezden gelişini belirtir.</p>



<p>Kitapta Zoe Bartgang’ın Hanold’a söylediği bir söz vardır ki çok etkileyicidir.<br>Bir insanın yeniden doğabilmesi için ölmesinin gerekmesi mi? Ama arkeologlar için, bu elbette gerekli bir şey.<br>Bu çok anlamlı geliyor kulağa. Bilinçdışında bastırdığımız şeylerin bilince çıkması ne kadar zor ne kadar derin. Öldüğünü sandığımız birçok an, anı, kişi aslında bilinçdışımızda bir yerlerde fark edilmeyi mi bekliyor acaba? Hanold çocukluk aşkını yeniden doğurmak için arkeolojiyi kullanarak sanrıları ve düşleriyle beraber dolambaçlı bir yoldan geçmiştir.</p>



<p>Bilinçaltında bastırılan anılar, duygular hep bir çıkış yolu arar aslında fark ettirmeden; ama bunların bilinç düz eyine çıkması utandırıcı, korkunç, ya başka bir yoğun duyguyu beraberinde getiriyor… Bu nedenle ya bastırılıyor ya çarpıtılıyor, yer değiştiriyor ya da rasyonalize ediliyor..Romanda bu iki alandaki çatışma -bilinçdışı ve bilinç- sanrı ve düşler tarafından dengeleniyor. İnce ayrıntılarla döşenmiş bu roman her şeye değinmiş ve belki de en çok Freud olmak üzere okuyucularını da derinden etkilemiştir.</p>



<p>Uzm. Psikolog Saime Çağlı &amp; Psikolog Seray Sevük</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/gradivadan-gecmis-bir-askin-kullerine-yolculuk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acaba Hangi Psikoterapi ?</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/acaba-hangi-psikoterapi%ef%bf%bc/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/acaba-hangi-psikoterapi%ef%bf%bc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[saime cagli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Apr 2022 09:19:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=1128</guid>

					<description><![CDATA[&#160;&#160; KABUL VE KARARLILIK TERAPİSİ (ACT) &#160;&#160;&#160;&#160; Kabul ve karalılık terapisi yüz yılı aşkın bir süredir bilimsel araştırmalar ışığında yolculuğuna devam eden davranışçı yaklaşımın son halkası olan kapsamlı ve etkili bir psikoterapi modelidir. Etkililik açısından güçlü bir kanıt desteğine sahiptir. ACT danışanların kültürel ve eğitimsel farklılıklarının tümüne dikkate alabilen ve bu farklılıkları bir engelden ziyade [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>&nbsp;&nbsp;</p>



<p><strong>KABUL VE KARARLILIK TERAPİSİ (ACT)</strong></p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kabul ve karalılık terapisi yüz yılı aşkın bir süredir bilimsel araştırmalar ışığında yolculuğuna devam eden davranışçı yaklaşımın son halkası olan kapsamlı ve etkili bir psikoterapi modelidir. Etkililik açısından güçlü bir kanıt desteğine sahiptir. ACT danışanların kültürel ve eğitimsel farklılıklarının tümüne dikkate alabilen ve bu farklılıkları bir engelden ziyade imkân olarak kullanabilmeyi amaçlar. Danışanlar genellikle terapiden hızlı ve etkili olmasını, somut değişimleri bir an önce görmek beklentileri içindedirler. Birçok klinik durumların yanında depresyon, kaygı, obsesif kompulsif bozuklukta, kronik ağrılarda, ölümcül kanser stresinde, travma ilişkili durumlar, anoreksiyada, bağımlılıklarda hatta şizofrenide etkilidir.</p>



<p>&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;ACT terapisinin amaçlarından biri, danışanın şu ana kadar psikolojik acıyla baş etme amacıyla kullandığı stratejilerin hayat kalitesini ve yaşam beklentilerini nasıl olumsuz etkilediğini danışanla birlikte ortaya koymaktır. Terapi süreci boyunca bu yeni bakış açısının ve acıyla ilgili yeni, farklı bir duruşun yerleşmesini amaçlar. ACT bir psikoterapi olmanın çok ötesinde insanın psikolojik dünyasına ve davranışlarına dair genel ve kapsayıcı bir model önermektedir. ABD’de pilot okulları, kreşlerde, Ebola salgını ile mücadelede ACT davranışsal değişimi için bir model olarak kullanılmıştır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;ACT’nin diğer amacı zengin ve anlamlı bir yaşamdır. Bizler ancak ilkelerimiz ve değerlerimiz rehberliğinde bir adım atarsak hayatımızı zenginleştirebiliriz. Adım attığımız andan hemen sonra bile tüm motivasyonumuzu kıran, hoşumuza gitmeyen ve rahatsız edici içsel yaşantıları bizi karşılayabilir. İç dünyamızdaki bu istemediğimiz yaşantılar bizi öylesine etkileyebilir ki hayatta yapmaktan keyif aldığımız birçok eylemlerden bile vazgeçebilir. ACT ortaya çıkabilecek engellerin aşılmasını da bir hedef olarak taşımaktadır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Diğer psikoterapi modellerinden farklılık gösterir. Tedavi hedefi olarak semptom/belirti azalması odak noktası olmamıştır. Klinik modellerin birçoğu psikolojik sorunları, bireylerin dile getirdiği bedensel veya psikolojik şikayetlere göre, yani belirtiler üzerinden tanımlanmaktadır. ACT ise bu belirtilerin azaltılmaya çalışılması ile ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Olumsuz bir içsel yaşantıyı ‘belirti’ olarak tanımladığımızda kendisinden kurtulmamız gereken bir şey halini alır. Bu pencereden bakıldığında düşünceler, duygular ve diğer içsel yaşantılar bize hissettirdiklerinden bağımsız olarak zararsızdırlar ve uzaklaşılması, ortadan kaldırılması gereken şeyler değillerdir. Ortaya çıkışı doğal bir süreç olan acı, ıstıraba dönüşebilir ve hayatımız giderek fakirleşip anlamsızlaşabilir. Bu mücadeleye “yaşantısal kaçınma” olarak adlandırılmaktadır. İnsanın evrimsel süreçte kazandığı hayati bir kurula dayanmaktadır. “İstemediğin şeyi bul ve yok et!”&nbsp; Sizi rahatsız eden şeyden ebediyen kurtulmak oldukça popüler olan problem çözme stratejilerimizin tamamına yakını, yaşantısal kaçınmaya dayanır. Dış dünyamızda oldukça işe yarayan zihnimiz bu kuralı, iç dünyamızda sıklıkla ters etki yaratır. İçsel yaşantılarımız kısa süreliğine kaybolsa veya azalsa da kısa süre içerisinde tekrar ortaya çıkabilir. İstenmeyen içsel yaşantılardan kaçınmak ve kurtulmak için harcadığımız zaman ve enerji ne kadar fazla olursa uzun vadede psikolojik olarak ıstırap çekmemiz o kadar fazla olur. Yaşantısal kaçınması fazla olan bireylerde daha yüksek kaygı, daha fazla depresif duygudurum, kötü iş performansı, madde kullanımı, artmış cinsel aktivite, daha fazla düşünce baskılama ve uzun dönem işlevsellik kaybı olduğu saptanmıştır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İçsel yaşantıları azaltmaya, değiştirmeye, bastırmaya ya da kontrol etmeye çalışmaz. Bunun yerine çeşitli beceriler edinerek istenmeyen düşünce ve duyguların kendi davranışları ve hayatları üzerindeki etkisini azaltmayı öğrenirler. Danışanlar içsel yaşantılarının insan olmanın ve yaşam sahibi olmanın bir parçası olduğunun, içsel yaşantıların geldiği zaman onları misafir etmeyi, gidecekleri zaman da yine gitmelerine izin vermeyi öğrenirler. Özetle ACT müdahaledeki &nbsp;ana sürece odaklanmaktadır. Kişinin istenmeyen içsel yaşantılarına yönelik kabulü geliştirmek ve değer odaklı bir yaşam sergilemeye kararlılıkla yönelmek. Peki bakalım kabul ve kararlılık terapisinin alt boyutları nelerdir?</p>



<p><em>&nbsp;Kabullenme</em>: Düşüncelerinizin ve duygularınızın onları değiştirmeye veya görmezden gelmeye çalışmadan gerçekleşmesine izin vermek.</p>



<p>&nbsp;<em>Bilişsel Ayrışma</em>: Kendinizi içsel deneyimlerimizden ayırma sürecidir. Düşünceleri basitçe, zihninizin onlara kattığı önemden arındırılmış düşünceler olarak görmenizi sağlar.</p>



<p>&nbsp;<em>Mevcut olmak</em>: Çevrenize karşı dikkatli olmanızı ve dikkatiniz içsel düşünce ve duygulardan uzaklaştırmayı öğrenmenizi teşvik eder.</p>



<p>&nbsp;<em>Değerler</em>: Yaşamınızda sizi harekete geçirecek kadar önemli olan değerler.</p>



<p>&nbsp;Bağlılık: Terapide kapsanan ilkelere dayalı olarak davranışınızı değiştirmeyi içerir.</p>



<p><strong>Bilişsel Davranışçı Terapi&nbsp;&nbsp;</strong></p>



<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Bilişsel davranışçı terapi, hem gözlem ve deneysel veriyi ön plana alması hem de teknik uygulamalardaki zenginliği ile psikoterapi ekolleri arasında önemli bir yere sahiptir. Yeni gelişmelere verdiği önemle diğer ekollerdeki katılık engellenmiştir. Son yıllarda ortaya çıkan “Diyalektik Davranış Terapisi, Kabul ve kararlılık Terapisi, Farkındalık Temelli Bilişsel Davranışçı Terapi “BDT’nin çatısı altında toplanan terapi yöntemleridir.&nbsp; BDT’nin etkinliği depresyon, panik bozukluk, sosyal fobi, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif- kompulsif bozukluk, şizofreni, kişilik bozukluğu, bipolar bozukluk, yeme bozukluğu ve somatoform bozukluk gibi birçok psikiyatrik bozuklukta klinik çalışmalarla gösterilmiştir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bilişsel kuram temel olarak olayların kendisinden çok algılama ve yorumlama tarzına önem verilir. Kişinin içsel süreçlerini ve dış dünyada olup bitenleri gözlemlemekte kullandığı bu bilişsel yapı, bir nevi onun kişisel merceğidir. Bu kişisel mercek, kişinin dış dünyada olup bitenleri kendine has bir şekilde yorumlaması ve anlamlandırmasını sağlar bu da kişiye has duygusal tepki ve davranışlara yol açar. Bireyin bilişsel yapısını ele alırken bilişleri üç ana başlık altında inceler. En yüzeyde otomatik düşünceler, daha sonra ara inançlar ve en dışta da temel inançlar yer alır. Otomatik düşünceler kendiliğinden ortaya çıkarlar. Sıklıkla düşüncenin kendisi fark edilmez ama sadece eşlik eden duygu fark edilir. Otomatik düşüncelerin altında, kişinin kendisi ya da başkalarıyla ilgili kalıcı hale gelmiş kural ve beklentiler yer alır. Bu kural ve beklentilere ara inanç ve kurallar adı verilir. Ara inanç ve kurarlar davranışın düzenleyicisidirler. İşlevsel olmayan ara inanç ve kurallar daha derindeki bilişsel yapılar olan temel inançlardan köken alırlar. Temel inançlar, bireyin kişisel ve çevresel bilgiyi nasıl düzenleyeceğini belirleyen, bireyin kendisi, diğerleri ve dünyayla ilgili temel varsayımlarını içeren geçmiş yaşantılarının, deneyimlerinin sonucu oluşmuş bilişsel yapılardır. “Yetersizim”,” sevilmiyorum” gibi koşulsuz mutlak ifadelerdir. Sağlıklı bireylerde olumsuz bir durum yaşandığında geçici olarak olumsuz temel inanç aktive olur ama bu geçicidir ve bir süre sonra tekrar olumlu inanç etkin hale gelir. &nbsp;&nbsp;</p>



<p><strong>EMDR NEDİR?</strong></p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp; EMDR terapisinde hedef, kişinin geçmişte yaşadığı anıların yeniden işlenerek bu anıların bıraktığı olumsuz etkilerin ortadan kalkması ile bugünkü semptomların tedavisi ve danışanın gelecekte karşılaşacağı benzer sorunlar karşısında ise terapi sürecinde kazandığı olumlu inanç, duygu ve geliştirdiği yeni bakış açısı ile sağlıklı tepkiler geliştirebilmek.</p>



<p>&nbsp; Adaptif Bilgi İşleme Modeline dayanmaktadır. Bu modele göre travma, gerçekleştiği andaki hali ile beyindeki nöral ağlarda kaydedilir ve depolanır. Travmatik olayı tetikleyen herhangi bir durum, kişinin bu anı ile ilişkili olumsuz düşünce ve duygularını aktive edebilir. Çift yönlü uyarımlar ile yapılan işlemleme ile yeni nöral yollar oluşturulur ve depolanmış travmaya ulaşılır. Psikolojik, fizyolojik ve cinsel tüm travmaların yeniden işlenmesi ve adaptif bir hale bürünmesi beklenir. EMDR terapisi ile bedendeki rahatsız edici duyumlarda işlenir böylece de kişinin bedeninde rahatlık, sakinlik yer alır. Kişinin tetikleyiciler ile karşılaştığında tetiklenmemesini ve sağlıklı tepkiler vermesini ve sağlıklı tepkiler verebilmesine izin verir. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, tek uçlu depresyon, kaygı bozukluğu, madde kötüye kullanımı bozukları ve kronik ağrı için EMDR Terapisi etkili olabilmektedir. Psikotik ve bipolar bozukluk hastalarında da standart tedaviye eklendiğinde yine etkili olabilmektedir. EMDR terapisinin geniş yelpazedeki psikolojik güçlükler için iyileştirici gücünü görmekteyiz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp; EMDR terapisinde 8 aşamalı işleyişi vardır. 3 zamanlı bir yaklaşımdır. Geçmiş, şimdi ve gelecek. Terapi öncelikle şu anda yaşadığı problemi tanımlar. Daha sonra terapistin eşliğinde geçmişte yaşadığı olumsuz deneyimlere ulaşır. Bu deneyimler ile şu anki güçlük arasındaki ilişkileri ve bağlantıları kurar. Bu süreçte iç görü kazanır, psikolojik bilgilendirme alır. Bugün ve gelecekte kişinin rahatlaması, semptomlarının azalması ve ortadan kalkmasına şahitlik ederiz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp; EMDR terapisi doğal afetler gibi kitlesel travmalarda kısa zamanda çok sayıdaki kişinin travmatik stres tepkilerinin azalmasına yardımcı olmaktadır.&nbsp;</p>



<p>&nbsp;&nbsp; Çocukluk çağı korkuları, okul ile ilgili performans kaygıları, sosyal ilişki kurmak, öz güven eksikliği ile ilgili kaygıları gibi konularda oldukça başarılı sonuçlar vermektedir. Ayrıca çocuk ve gençlerde yetişkinlere göre daha hızlı sonuçlar alınır. Bunun sebebi çocukların anı ağlarının daha az yoğunlukta ve esnek olmasıdır.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;<strong>PSİKODİNAMİK TERAPİLER</strong></p>



<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp;Psikodinamik terapinin diğer adı “İçgörü Odaklı Terapi” dir. Bunu temel nedeni, danışanların düşüncelerinin, duygularının, davranışlarının arkasındaki bilinç dışı süreçleri anlayabilmesini hedeflemesidir. Eğer kişi sık sık olumsuz duygularla mücadele ediyorsa, devam eden ilişki problemleri yaşıyorsa, kaygı bozuklukları, depresif duygudurum veya travmaların etkileriyle birtakım psikiyatrik belirtiler deneyimliyorsa, psikodinamik terapiler bu iç çatışmaların çözümlenmediği takdirde tüm yaşam boyunca ciddi ve kronik ruhsal problemler oluşabilmektedir. Kişilerin, çocukluktan gelen duygusal yaraları ile kendisini iyileştirecek olan şimdinin konuları arasındaki bağlantıyı anlamalarına yardımcı olmak, psikodinamik terapinin etkinliğinde önemli bir faktördür. Kendilerinde duygusal sıkıntılar yaratan, bugün sağlıklı bir ruhsal iletişim için çıkarı olmayan davranışlarda bulunmalarına neden olan bilinç dışı sorunları açığa çıkarmaya çabalar. Bilinçsiz çatışmalar ve oluşan duygusal kör noktaların azalması ile kişinin daha geniş bir yelpazeden hayatı değerlendirebilme kapasitesinde artış görülür.</p>



<p>&nbsp;&nbsp; Terapi seansları, şikayetlerin ayrıntılı bir şekilde anlaşılması ve danışanın ruhsal dinamikleri hakkında bir fikir edinilebilecek yarı yapılandırılmış seansların ardından yapılandırılmamış olarak devam eder. Yapılandırılmamış seanslar, danışanın kendisini serbest bıraktığı, önceden bir hazırlık yapmadan seansa geldiğinde aklına gelenlerden bahsettiği ve düşünce akışı kendisini nereye götürüyorsa takip ettiği seanslardır. Böylece kişilerin fantezileri, korkuları, kaygıları, hayalleri ve arzuları gibi zihinlerinde olan herhangi bir şey hakkında özgürce konuşmaları teşvik etmektedir. Tekrar eden temalar, özellikle kişilerin kendilerini, çevresindekileri ve dünyayı algıladığı ile ilgili olan temalar, kaçınılmaz olarak saptanır. Kişiliğin geçmişinde rol oynayan yaşantılar, özellikle çocuklukta bakım sağlayan kişiler ve diğer önemli figürler ile ilgili deneyimler araştırılır ve tartışılır.</p>



<p><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;</strong>Üçüncü bir gözden kendilerine bakabilen ve değerlendirebilmeye hazır olan kişiler, psikodinamik terapi için daha uygundurlar. Psikodinamik terapi uzun süreli ve terapist ile düzenli bağ kurmayı gerektiren bir terapidir. 45 dakikalık, her hafta devam eden seanslarla yapılır. Bazı durumlarda terapist, haftada iki ya da üç kez oturum önerebilir. Psikodinamik terapistler genellikle oturumlar sırasında sessizdirler, sessizlik hastanın konu ile ilgili düşünce akışına izin vermek, terapistin konuşmasına ihtiyaç duyduğu noktayı vurgulamak gibi güçlü terapötik anlamlar taşır. Diğer terapilere göre daha uzun vadeli bir terapi türüdür en az 2-3 sene süren terapi süreci gerektirir.</p>



<p><strong>ŞEMA TERAPİ MODELİ&nbsp;&nbsp;</strong></p>



<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Şema terapi modeli gelişimsel ve ilişkisel bir bakış açısıyla dönüştürülmesi üzerine kurulmuştur. Bilişsel davranışçı terapide öncelik verilen davranışın değişimi şema terapide en sona bırakılan bir süreçtir. Zira davranışlar şemalar tarafından sürdürüldüğünden bir şema terapisti şemalarda değişim yaratmadan bireyleri yapmaktan vazgeçmeye hazır olmadıkları değişim gündemleriyle karşı karşıya bırakmamayı önemser. Terapi sürecinin ana hedefi erken dönemde takılı kalınan sahnelerin, yetişkin dönemindeki tekrarlarının durdurulmasıdır. Bireylerin var olan örüntülerinin, dolayısıyla şemalarının, çocukluk ve gençlik dönemlerindeki işlevsel olmayan koşulların bir sonucu olduğunu anlamalarına yardımcı olmaktadır. Kişilerin kendi gereksinimlerini tanıyarak, bu gereksinimlerinin daha yeterli ve uygun bir biçimde karşılanmalarına yardımcı olmaktır.&nbsp;</p>



<p> Erken dönem uyum bozucu şemalar: bilişleri, duyguları, anıları, sosyal algıları, etkileşimi ve davranış örüntülerini etkileyen yaygın yaşam örüntülerini içermektedir. Buna göre 5 şema alanında toplam 18 şema tanımlanmaktadır. Danışanla birlikte şemaları ve şemaların kökenlerini keşfederek şu ana dair duygu, biliş ve kişilerarası ilişkileri ile benzerliklerini bulmak ve psikolojik bir farkındalık sağlamaktadır. &nbsp;Erken dönem yaşantıların, yetişkinlik dönemindeki yansımalarının keşfine ve değişimine odaklı bir değişim modelidir. Sürece, erken dönem yaşantılara odaklı kapsamlı bir değerlendirmeyle başlanır. Müdahalelerin aktif olarak başladığı ikinci aşamada bilişsel taktiklerde (empatik yüzleştirme, başa çıkma kartı kullanımı ve şema/mod savaşlarının yapıldığı çift sandalye teknikleri) söz konusudur. Ardından yaşantısal taktiklerin yer aldığı bir sürece geçilir ki burada temel amaç duygusal düzeyde değişimin sağlanmasıdır. Başka bir deyişle, sağlıklı yetişkin modunun hissedilmesiyle başlanmasıdır. Davranış örüntüsü değişimine yönelik taktiklerin harekete geçirildiği son aşamada ise değişimin kalıcılaşması ana hedeftir.</p>



<p>&nbsp; Bireysel terapiler, çocuk, ergen, grup ve çift terapileri gibi farklı alanlardaki kullanımı giderek yaygınlaşmıştır. Şema Terapi Modeli çeşitli sorun kümelenmelerinin kavramsallaştırılması ve tedavisine yönelik hem kapsamlı hem de oldukça yapılandırılmış bir yaklaşım sunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/acaba-hangi-psikoterapi%ef%bf%bc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anda Olduğunun Farkında Mısın?</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/anda-oldugunun-farkinda-misin/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/anda-oldugunun-farkinda-misin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[saime cagli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Oct 2021 09:20:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=1027</guid>

					<description><![CDATA[Gün içinde binlerce anı yaşıyoruz, binlerce anıyı da kaydediyoruz. Bu anıları yaşarken kaç tanesini fark ediyoruz? Kaç tanesine dikkat ediyoruz ya da dikkat ettiğimiz anlarımızı nasıl karşılıyoruz? Yaşadığımız acı verici deneyimlere teorikte nasıl tepki vermemiz gerektiğini bilirken pratikte neden acılarımızı ıstıraba dönüştürüyoruz? ‘’Neden’’ sorusuna cevap bulamadığımız her üzücü deneyime neden takılı kalıyoruz? Bu deneyimlerin içinde [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gün içinde binlerce anı yaşıyoruz, binlerce anıyı da kaydediyoruz. Bu anıları yaşarken kaç tanesini fark ediyoruz? Kaç tanesine dikkat ediyoruz ya da dikkat ettiğimiz anlarımızı nasıl karşılıyoruz? Yaşadığımız acı verici deneyimlere teorikte nasıl tepki vermemiz gerektiğini bilirken pratikte neden acılarımızı ıstıraba dönüştürüyoruz? ‘’Neden’’ sorusuna cevap bulamadığımız her üzücü deneyime neden takılı kalıyoruz? Bu deneyimlerin içinde kendimize nasıl yaklaşıyoruz?</p>



<p>Değişen ve dönüşen dünyada mutlulukla olan ilişkimizi, mutlu olabilmek için kendimizi mutsuz etmek üzerine kuruyoruz. Modern dünya eskiyi hiç gözünün yaşına bakmadan çabuk tüketiyor, yeniye ise büyük bir açgözlülükle kol kanat geriyor. Etrafımızda dikkatimizi çekmek için yarışan birçok “ilgi figürü” var. Neye dikkatimizi vereceğimizi bilmekte, odaklanmakta, istikrarlı olmakta, sürekliliği sağlamakta her geçen gün daha da zorlanıyoruz.</p>



<p>&nbsp;Modern dünyaya karşı daima yeniliğe, popülariteye, daha ihtiyacımızı bilmeden sahip olabilmeye, maddi değerlere ulaşmak için zaman ve fırsat yaratmaya karşı verdiğimiz çaba, belki bir kısım dışarıya karşı bizi ayrıcalıklı hissettirdi ancak; içimize döndüğümüzde tatmin olamadığımız, mutluluk dileyip mutluluk değerlerimizin farkında bile olmadığımız, kaygılarımızla, zor duygularla ve stresle baş edemediğimiz bir yaşamın içinde debelenirken bulduk kendimizi. ‘’Bunu düşünmek istemiyorum.’’, ‘’işin içinden çıkamıyorum.’’ dediğimiz her ne varsa daha da içine aldı bizi. Yolumuza engel olarak gördüğümüz zor duygularla savaşırken daha da yorgun düştük her seferinde. Peki ya farklı olsaydı? Savaşmayı ya da kaçmayı seçmek yerine bu duygularla birlikte yaşamayı öğrenebilsek nasıl olurdu? Mindfulness işte tam da burada karşımıza çıkıyor.</p>



<p>Mindfulness ile ilgili konuşurken kendimize bazı soruları sormamız gerekiyor aslında. Gün içinde eylemlerimizin ne kadar farkındayız? Ne kadar andayız? Bu noktada ‘’otomatik pilot kavramı’’ ile karşılaşıyoruz. Zihnimiz otomatik bir şekilde çalışan bir mekanizmaya sahip. Böyle olmasa zaten her gün basit işlerimizi tekrar öğrenmemiz, tekrar baştan başlamamız gerekirdi. Eğer bir şeyler otomatik ve rutin şekilde ilerliyorsa, o an orada bulunmamız çok zor olabiliyor. Yemek yerken, araba kullanırken, sıradan bir iş gününde masada çalışırken… Zihnimiz bizi sürekli geçmişe, geleceğe sürüklüyor. Beynimiz olumsuzu görmeye daha yatkın olduğundan bu durum çok da olumlu olmayabiliyor. Amigdalamız bir bakıma sürekli görevde…</p>



<p>Zihnimizin otomatik pilotta çalışması hayatımızı kolaylaştırıyor ancak devamlı otomatik pilotta kalmanın bazı olumsuz yönleri de var. Peki olumsuz tarafta neler oluyor? Zihnimiz sürekli geçmişten, geleceğe uçuşuyor. Uçuşan bir zihin mutsuzluk getiriyor. Çünkü içsel olarak sürekli bir stres yaşıyor, olumsuz bir uyaran ile karşılaşıyoruz demektir. Amigdala sürekli arka planda çalışıyor, savaş ya da kaç tepkilerinde bulunuyor. Mindfulness ise otomatik pilottan çıkıp manüele geçmemizi, zihnimizi berraklaştırmamızı ve sağlıklı bir şekilde o anı yaşamamıza yardımcı oluyor.</p>



<p><strong>Peki Nedir Mindfulness?</strong></p>



<p>Mindfulness yani Bilinçli Farkındalık, en basit anlamıyla şimdiki zaman farkındalığı demektir. Anda gerçekleşen olayları, olayların bize hissettirdiklerini ve bize düşündürdüklerini fark ederken, aynı zamanda tüm bu süreci yargısız ve içtenlikle kabul edebilmektir. Deneyimsel bir süreci içinde barındıran Mindfulness, bu anlamda bize kavramsal olarak ne yapmamız gerektiğini öğretmenin yanı sıra bunları hayata geçirmeyi sağlayacak bir dizi beceriyi kazandırır.</p>



<p>Mindfulness, hem bilimi hem de büyük bir felsefeyi içinde barındırmaktadır.&nbsp; Günümüzde çok popüler bir kavram olmasıyla beraber insanlar için yanlış anlamlara da çok açık olmuştur. Mindfulness dendiğinde insanlarda; meditasyon, dini veya kültürel bir eylem, iyi düşün iyi olsun gibi pozitif olma hali, anı yaşamak gibi yargılar akla gelmektedir. Bu yargılar üzerinden hem Mindfulness’ın ne olmadığını açıklayıp hem de ne olduğunu daha iyi kavrayabiliriz.</p>



<p><strong>Mindfulness Ne Değildir?</strong></p>



<p>Mindfulness; her zaman ve her yerde, herkes tarafından uygulanabilen bir pratiktir. Dine, kültüre özgü bir ritüel değildir. Temellerini Budizm’den almış olsa bile bu sadece onun felsefi yaklaşımını oluşturur, içerisinde herhangi bir ritüel veya dua barındırmaz. Kuramsal bir bilginin deneyime aktarılmasıdır. Bu nedenle egzersizler içeren bir deneyimdir. Bahsedilen egzersizler bazı kaynaklarda, genel anlamda meditasyon olarak geçmektedir. Yapılan pratikler rahatlatıcı özellikler barındırmakla beraber temel amaç rahatlamak değildir. Mindfulness dolaylı olarak stresi dengeler. Odaklanma ve farkındalık içeren bir deneyimdir. Kişilere pozitiflik vadetmez ya da buna vurgu yapmaz. Hayatın içerisinden her türlü olayı/durumu, -iyi-kötü- olduğu gibi görebilme becerisidir ve bu bireyin gerçeği görebilme-değerlendirme kapasitesini geliştirir. Çalışma sırasında duyumlanan olumsuz bir duygu ve düşünce deneyimlenebilir. Mindfulness bununla nasıl başa çıkacağımızı değil, bununla sağlıklı bir şekilde nasıl devam edeceğimizi öğretir. Başka bir deyişle, deneyimi değil, deneyimle olan ilişkimizi değiştirir. Mindfulness, anı yaşamak değildir. Anı deneyimlemek, o anın deneyimini fark edebilmektir. Yaşanan deneyimi olduğu gibi görüp, kabul edip, o anda kalma becerisidir.</p>



<p>Modern çağda günlük stres faktörleri, olumsuz yaşam durumları gittikçe artmaktadır. Amigdala stres durumunun veya olumsuz yaşantının şiddetinin değerlendirmesini yapmaz ve hemen tepkide bulunmamızı sağlar. Bu tepkiler savaş ya da kaçtır. Savaş ya da kaç stratejisi ile beynimiz bizi sürekli korumaya alır, önlem almamızı ve tepki vermemizi sağlar. Örneğin arkadaşınız ile telefonda bir durum üzerinden tartıştınız, amigdala sayesinde hemen tepkiye geçtiniz, bağırdınız ve telefonu yüzüne kapattınız. Mindfulness tam da burada ‘’dur, gözlem yap, kabul et ve bu anda kal’’ der. Duraklama anında beynimizde sezgi, empati, kontrol, problem çözme, mantık ve sosyal beceri gibi işlevlerle ilgilenen prefrontal korteks devreye girer ve amigdala ile ilişkiyi güçlendirir. Böylece daha bilinçli tepkilerde bulunuruz. Örneğin tartıştığımız arkadaşımıza sonradan pişmanlık duyulabilecek ani tepkide bulunmak yerine daha bilinçli bir yaklaşımda bulunabiliriz. Yani Mindfulness ile hemen tepki vermek yerine uyaran-tepki arası süre uzatılarak sağlıklı-sağlıksız ayrımında bulunuyor, daha bilinçli karar alıp tepkide bulunuyoruz.</p>



<p></p>



<p>Psk. Seray Sevük &amp; Psk. Aylin Dirican</p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/anda-oldugunun-farkinda-misin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyal Fobi</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/sosyal-fobi/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/sosyal-fobi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[saime cagli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2021 11:54:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=1021</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal ortamlarda başkaları tarafından inceleme altında tutulduğu korkusu, performans gösterilmesi gereken durumlarda eleştirilme ya da küçük düşme korkusunun yaşanmasıdır. Kişi bu korkunun yaşanmasından kurtulmak için bu tür sosyal ortamlara girmekten kaçınır. Kaçınma nedeniyle kişinin sosyal, mesleki ya da aile yaşamı etkilenir. Korkulan durumdan kaçma davranışı genellikle çok belirgindir. Başlangıç yaşı sosyal fobide çok erkendir. Hastaların [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>



<p>Sosyal ortamlarda başkaları tarafından inceleme altında tutulduğu korkusu, performans gösterilmesi gereken durumlarda eleştirilme ya da küçük düşme korkusunun yaşanmasıdır. Kişi bu korkunun yaşanmasından kurtulmak için bu tür sosyal ortamlara girmekten kaçınır. Kaçınma nedeniyle kişinin sosyal, mesleki ya da aile yaşamı etkilenir. Korkulan durumdan kaçma davranışı genellikle çok belirgindir. Başlangıç yaşı sosyal fobide çok erkendir. Hastaların %40’ında başlangıç yaşı 10’un altındadır. Hastaların %95’inde ise başlangıç 20’nin altındadır. Okul fobisi olan çocukların %40’ında ise sosyal fobi olduğu belirtilmektedir.</p>



<p>Sosyal fobisi olanlar genelde aşağıdaki durumlarda sosyal fobi belirtilerini yoğun olarak yaşarlar.</p>



<p>-Topluluk önünde konuşmak.</p>



<p>-Bir işle uğraşırken seyredilmek.</p>



<p>-Başkalarının önünde yemek yemek.</p>



<p>-Otorite konumundaki kişilerle temas etmek.</p>



<p>-Misafir kabul etmek.</p>



<p>-Başkaları ile tartışmak.</p>



<p>-Toplulukta telefon ile konuşmak.</p>



<p>-İlgi odağı olmak.</p>



<p>-Başkalarının önünde yazı yazmak.</p>



<p><strong>Sosyal Fobi ile Sosyal Heyecan Arasındaki Farklar Nelerdir?</strong></p>



<p>Ülkemizde sosyal fobi olmasa da topluluğa girme, toplulukta konuşma, özgürce davranabilme konularında çekingenlik oldukça sık görülen bir durumdur. Bunların büyük bir kısmı klinik düzeyde bir rahatsızlık olarak ele alınmayabilir. İnsanların bir iş yaparken, herhangi bir davranışta bulunurken, özellikle de birilerinin önünde kendilerini ortaya koymaya çalışırken belli bir heyecan duymaları olağan bir durumdur. Hatta böylesi bir heyecanın ilişkileri motive edici, hazırlayıcı etkisi olduğundan, insanın daha iyiyi yapabilme isteğini arttırdığından söz edilebilir. Bir dereceye kadar sosyal ortamlardan çekinme doğal kabul edilmelidir. Çekingenlik ya da utangaçlık da kişiye ciddi bir yük korku getirmiyorsa problem olarak yer almaz. Temelinde başkaları tarafından gülünç bulunma, aşağılanma korkusu ile beslenen ve sonrasında izolasyona kadar götürebilecek olan sosyal fobiyi normal ve sağlıklı olduğunu düşündüğünüz sosyal heyecan ile karıştırmamak gerekir.</p>



<p>Sosyal heyecanı sosyal fobiden ayıran en önemli özellik, bireyin topluluk önünde bir şeyler yapmaya devam ettikçe, bu konuda deneyim kazandıkça sosyal heyecan azalırken, fobik durumlarda deneyim kazanmanın heyecan üzerinde etkili olmaması aksine kişilerin bu durumdan şiddetle kaçmaya çalışmalarıdır. Bu kaçınmanın da kişinin olağan günlük işlerini, mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozmalıdır ya da kişi fobisi olacağına ilişkin belirgin bir sıkıntı duymalıdır.</p>



<p><strong>Sosyal Fobi Günlük Yaşamda Hangi Sorunlara Yol Açabilir?</strong></p>



<p>Sosyal fobisi olan kişiler, çoğu zaman sınav kaygıları ya da sınıf içi katılımdan kaçınmaları nedeniyle okulda yeterli bir başarı gösteremezler. Öğrenciler bildikleri halde parmak kaldıramaz, sözlülerde başarısız olurlar. Etkinliklere girmekten kaçınırlar. İş sahipleri gerekli atılımları yapamaz, çalışanlar kendilerini ortaya koyamaz. Bazıları karşı cins ile ilişkilerinde benzer durumlar yaşadıklarından kendi başlarına arkadaş sahibi olamaz, bekar kalabilirler. Bulundukları ve yetiştikleri ortamı değiştirmek istemez, yakın aile dışındaki kişiler haricindekiler ile iletişimlerini sınırlarlar.</p>



<p>Sosyal fobisi olan insan yaşadığı korku ve kaygıların farkına varıp zamanla bu korku ve kaygılar kendisini rahatsız edecek noktaya gelince toplumdan ve sosyal ortamlardan uzaklaşmaya, kopmaya başlar. Kaçınmanın ardından her sosyal ortamla karşılaştığında kaygı ve korku artar. Kişi zamanla tek başına yaşamaya kimseyle iletişime geçememeye başlar.</p>



<p>Sosyal fobisi olan insanlar, kaygı ve korkuya yakalanmamak için çok farklı kaçınma yolları kullanırlar. Bunlar sosyal ortamlara girmeme, ortamdan kaçma, konuşulanlara ilgisiz kalma, göz teması kurmama, hayalcilik ve alkol alma kullanılan bazı kaçınma yöntemleridir.</p>



<p><strong>Sosyal Fobinin Belirtileri</strong></p>



<p>Fiziksel Belirtiler(fizyolojik): Yüz kızarması, terleme, ağız kuruması, kalp çarpıntısı, nefes kesilmesi, nefes darlığı, titreme.</p>



<p>Zihinsel Belirtiler: Çirkinim, yetersizim ve beğenilmiyorum gibi düşünceler, sevilmediğini ve güçsüz olduğunu ifade eden düşünceler, ‘’Mükemmel olmalı hata yapmamalıyım’’ gibi düşünceler.</p>



<p>Davranışsal Belirtiler: Korkulan ortama girmeme ve ortamı terk etme, göz temasından kaçınma, ilgisiz şeyler düşünme, hayallere dalma, konuyu değiştirme, alkol kullanma.</p>



<p><strong>Sosyal Fobide Kaçınma Davranışını Belirleyen Olumsuz Düşünceler Nelerdir?</strong></p>



<p>Bunlar;</p>



<p>1-Kişinin iç diyaloğunda yer alan kendini küçümseyen ve aşağılayan ifadeler.</p>



<p>2-Kişisel performansı değerlendirmede mükemmeliyetçi beklentiler.</p>



<p>3-Kişisel performansı değerlendirmede sadece olumsuz örneklere odaklanma.</p>



<p>4-Sosyal başarı ve başarısızlıklarının nedenlerini belirlemede patolojik bir örüntü geliştirme.</p>



<p>Sosyal fobi birçok psikiyatrik bozukluğa ek olarak görülebilir. Bunların içinde en önemlisi depresyon, alkol bağımlılığı ve ilaç bağımlılığıdır. Özellikle batılı ülkelerde yapılan çalışmalarda sosyal fobide alkol kullanımı normal toplum bireylerine oranla 2,5 kat daha yüksek bulunmuştur. Bu da alkolün süper egoyu baskılaması, daha rahat davranabilmeyi sağlaması ile açıklanabilir. Alkolikler arasında yapılan bir çalışmada sosyal fobi görülme sıklığının normale oranla 9 kat fazla olduğu tespit edilmiştir. Sosyal fobi bir an önce tanınmalı ve tedavi edilmelidir. Sosyal fobisi olanlar genel nüfusa oranla şu farkları gösterirler:</p>



<p>-Yalnız yaşama oranları yüksektir.</p>



<p>-Eğitim seviyeleri düşüktür.</p>



<p>-Genellikle ekonomik açıdan bağımlıdırlar.</p>



<p>-Başka psikiyatrik problemleri vardır.</p>



<p>-Sosyal açıdan toplumdan yalıtılmış bir durumdadır.</p>



<p>-Zaman zaman yaşadıkları sıkıntılar intiharı düşündürebilir.</p>



<p><strong>Sosyal Fobinin Tedavisi</strong></p>



<p>Sosyal fobi tedaviye oldukça iyi yanıt verebilen bir rahatsızlıktır. Tedavi sürecinde ilaç tedavisi ve psikoterapi birlikte kullanılır.</p>



<p>1-ilaçla tedavi: İlaçla tedavinin tek seçenek olarak sunulması durumunda tedavi 6 aydan uzun sürmekte ve çoğu zaman rahatsızlık tekrarlayabilmektedir. İlaç tedavisinde daha çok antidepresanlar kullanılmakta ve kullanılan antidepresanlar türüne göre çoğunlukla sosyal yaşamı etkileyen yan etkiler göstermemektedir. İlaçla tedaviye en az 6 ay devam edilmeli ve ilacın dozu ve bırakma zamanına doktor karar vermelidir.</p>



<p>2-Psikoterapi yöntemleri: Sosyal fobi tedavisinde psikoterapinin önemli bir yeri vardır. Bu rahatsızlığı yaşayanlara genelde BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI terapi uygulanmaktadır. Bu tedavide amaç daha çok kişinin negatif inançlarıyla yüzleşmesini sağlamaktır. Sosyal fobide bu olumsuz inançların etkili olduğu düşünülmektedir. Psikoterapide kişinin olumsuz inançlarıyla yüzleşmesi, olumlu ve yapıcı düşünmeyi öğrenmesi, toplumdan kaçmasını kolaylaştıran güvenli davranışlarını fark etmesi ve bunları bıraktığında neler olabileceğini tahmin etmesine dayalı bir tedavi programı izlenmektedir. Kişi bu tedavi programıyla aşama aşama sistematik bir şekilde toplum içine katılmaya başlar. Akıl dışı inançlardan kurtulup daha mantıklı inançlara kavuşmak tedavide esastır.</p>



<p>Sosyal fobide hem ilaç tedavisi hem de psikoterapi yöntemleri kullanılarak bireyin tedavisinin başarıya ulaşması sağlanabilir. Ancak bireyin yakın çevresindeki kişilerin de uzmanların yönlendirmeleri doğrultusunda destek olmalarının önemli olduğu unutulmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/sosyal-fobi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İYİNİN ve KÖTÜNÜN KARDEŞLİĞİ; GÖLGE-PERSONA</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/iyinin-ve-kotunun-kardesligi-golge-persona/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/iyinin-ve-kotunun-kardesligi-golge-persona/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[saime cagli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Oct 2021 19:21:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=854</guid>

					<description><![CDATA[İnsanı anlamaya çalışmak yüzyıllardır en büyük felsefi sorunlardan biri olarak karşımıza çıkar. Psikoloji bilimi insan ruhunu anlamlandırmaya çalışsa da bu kadar kompleks bir canlıyı tam olarak anlayabilmek her zaman merak konusu olmuştur. İnsan ruhunu anlamak konusunda &#160;Carl Jung oldukça emek sarf etmiş bir bilim insanıdır. Jung kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışı, arketipler gibi terimleri psikoloji literatürüne [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanı anlamaya çalışmak yüzyıllardır en büyük felsefi sorunlardan biri olarak karşımıza çıkar. Psikoloji bilimi insan ruhunu anlamlandırmaya çalışsa da bu kadar kompleks bir canlıyı tam olarak anlayabilmek her zaman merak konusu olmuştur. İnsan ruhunu anlamak konusunda &nbsp;Carl Jung oldukça emek sarf etmiş bir bilim insanıdır. Jung kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışı, arketipler gibi terimleri psikoloji literatürüne kazandırarak psikoloji bilimine önemli katkılar sağlamıştır. Bu yazıda Jung’un öne sürdüğü iki temel kavramdan söz edeceğiz. Gölge ve Persona.</p>



<p>Gölge; kötülük kavramına yapılmış atıftır Jung’ a göre.İnsan özünde ‘ Tamamen kötü müdür ?’ Ya da ‘Tamamen&nbsp; iyi &nbsp;olabilir mi?</p>



<p>Jung’a göre her insanın karanlık bir tarafı vardır ve Jung, insanın içindeki bu karanlık tarafa ‘’Gölge’’ der. Gölge, kötülüğe eğilimli olan tarafımızdır. Toplum tarafından günah diye nitelendirilecek arzuların, bastırılmış isteklerin hepsidir. Gölge ilkel ve denetimsizdir. Gölge arketipini insanın hayvanî yönü olarak değerlendirebiliriz. Bir insanın saf bir şekilde iyi olabilmesi ve gölgesinden kaçabilmesi mümkün değildir. Her insan bir gölge taşıyor ve bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az somutlaşıyorsa, o kadar karanlık ve yoğun oluyor. Hatta Jung <strong>bir insanın gerçekten iyi olabilmesi için kötülük potansiyelinin de farkında olması gerektiğini </strong>belirtir.‘’Kökleri cehenneme kadar uzanmayan bir ağacın, dalları cennete yükselemez’’ der Jung.</p>



<p>İçinde hiçbir kötülük barınmadığını düşündüğümüz ‘iyi’ diye tanımladığımız insanlar bile hayal kırıklığı yaratabilir. Bu durumu ünlü sosyal psikolog Stanley Milgram’ ın , sıradan bir insanın sadece bir deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmeyi hedeflemiş &nbsp;bir deneyde görebiliriz.Milgram deney grubuna düzeyi gittikçe yükselen elektrik vermelerini istediğinde buna itaat edilmesini katılan&nbsp;<a href="https://en.wiktionary.org/wiki/tr:denek" target="_blank" rel="noopener">denek</a>lerin güçlü vicdani duyguları ile&nbsp; kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde &nbsp;otoritenin &nbsp;kazanmasını şaşkınlıkla izlemiş ve&nbsp; yetişkin insanların, bir otorite&nbsp; doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı istekliliği dikkat çekici bulmuştur.</p>



<p>Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görülmüştür.</p>



<p>Bu duruma benzer bir örnek de;&nbsp; Christopher R. Browning’in yazdığı Sıradan İnsanlar adlı kitabında geçen olaydır. Kendisi bu kitapta, Nazilerin Yahudi katliamında görev alan meşhur 101 numaralı birliği anlatır. Bu birliğin bu kadar özel olmasının nedeni, diğer birliklerden tamamen farklı arka planlardan gelen insanları içermesidir. Bu birlik; orta yaşlı, askerlik için elverişsiz ve hatta Nazi ideolojisine bile yakınlık göstermeyen insanlardan oluşmaktadır. Bu birlik, ne diğer birlikler gibi genç yaşta Nazi ideolojisi ile zihinlerini yıkatmıştır ne de bu tarz bir katliamda daha önce rol almıştır. Fakat bu sıradan gözüken adamlar bile gerekli şartlar sağlandığında Yahudileri vahşice katletmekten çekinmemiştir. Hatta bu birliğin kumandanı bir yerden sonra bu kişilere isterlerse evlerine dönebileceğini söyler. Bu &nbsp;teklifi reddeder ve yaptıkları eylemlere devam ederler. Gölge her insanda bulunur ve işlevini uygun bulduğu zamanda yerine getirir.</p>



<p>Jung’&nbsp; a göre, göre ‘’Kişi ışık figürlerini hayal ederek değil, karanlığı bilinçlendirerek aydınlanır.’’ Peki ya gölgeyi hiç bilinçlendirmezsek sürekli &nbsp;bir maske takarsak, ait olmadığımız bir role bürünürsek ne olur ? Burada Persona kavramı ortaya çıkıyor.</p>



<p>PERSONA</p>



<p>Jung’un Persona tanımı; bir insanın başkaları ile birlikteyken takındığı maske veya büründüğü rol anlamına gelmektedir. Persona her insanın sahip olduğu bir şeydir. Bir sosyal ortama girdiğimiz zaman, asıl olduğumuz kişiden farklı bir role bürünüyoruz. Okulda veya&nbsp; işyerimizde olduğumuz kişiyle, eve döndüğümüz kişi arasında fark vardır. Persona, her ne kadar sahte ve samimi olmayan bir davranış gibi gözükse de bir açıdan sosyal çevrelerde kabul görmek için insana gereken bir şeydir. Sorun Personanın süreklilik oluşturmasıdır. Bu durumu anlamak için Gölge ve Persona kavramlarının birbiri ile ilişkisine bakmak gerekir.</p>



<p>Gölge ve Personayı birbirinden zıt iki kavram olarak ele alabiliriz. Gölge, insanın derinlere gizlediği tarafı iken, Persona, insanın yüzeye çıkardığı, çevresine gösterdiği tarafıdır. Birbirinden zıt görünen bu iki kavramın ortak yanları ise,&nbsp; ikisi de aşırı olduğunda kimliği ele geçirmesidir.. Bir süre sonra gölgenin sizi ele geçirdiğini fark da etmeyebilirsiniz. Personada ise, bu maskeyi gereğinden uzun bir süre takıp, o maskeye dönüşmek şeklinde ortaya çıkar. Tehlike ise, &nbsp;insanların personalarıyla özdeşleşmesidir. Bir sanatçı eseriyle, müzisyen sesiyle özdeşleşiyorsa eğer, &nbsp;insanların ne düşündüğüne &nbsp;önem veren, narsist,&nbsp; sığ, kırılgan ya da fazla uyumlu bir kişilik yapısı ortaya çıkabilir.</p>



<p>&nbsp;Jung personayı şöyle tanımlar: ‘Persona bir yandan başkaları üzerinde belli bir izlenim bırakmak ve diğer yandan bireyin gerçek doğasını gizlemek için tasarlanmıştır.’ Bireyin gerçek doğasını gizlemek, personanın diğer bir tehlikeli tarafıdır. Persona yalnızca sosyal ortamlara uyum sağlamak için değil, &nbsp;diğerlerini manüple&nbsp; etmek &nbsp;için de kullanılabilmektedir. Bu konuya &nbsp;örnek narsist kişileri verebiliriz.Narsist kişiler diğerlerini manüple ederek istediklerini elde ederler ve karşılarındaki kişiler bu durumun farkına vardığında ise artık&nbsp; çok geç kalınmış olunur.</p>



<p>Bununla beraber, hayatın tümünü bir persona sahibi olmadan geçirmek mümkün değildir. Ancak her insan hayatının bir bölümünde persona sahibi olmadan yaşamayı başarabilmiştir. Bu dönem çocukluk dönemimizdir. Bir çocuk büyüyene dek bir persona sahibi değildir. Çevresi ile iletişiminde bir maske takmak zorunda hissetmez. Çocuklarda sosyal çevre ve imaj algısı tam olarak oluşmadığından insanlar tarafından nasıl göründüklerine, sözleriyle karşı tarafı incitip incitmediklerine farkında değillerdir. Neden çocukluğumuza bu kadar çok&nbsp; özlem duyduğumuzun açılımı burada gizlidir belki de. Büyümek bir kayıp mıdır her zaman? Şimdilik bu soru başka bir yazının konusu olsun..</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/iyinin-ve-kotunun-kardesligi-golge-persona/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oedipus Hikayesine Farklı Bir Bakış</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/oedipus-hikayesine-farkli-bir-bakis/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/oedipus-hikayesine-farkli-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[saime cagli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2021 16:16:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=848</guid>

					<description><![CDATA[Oedipus’un Hikayesine Farklı Bakış Oedipus doğduğunda, babası Kral Laius’ u öldüreceğine dair bir kehanette bulunulur. Kral önlem almak için bebek doğduğunda onu bir çobana teslim eder ve ölmesi için dağlık bir araziye terk etmesini emreder. Fakat iyi kalpli çoban bebeği evine alır ve büyütür. Büyüdüğünde Corinth’ e gider ve Corint Kralının yanında yetişir. Genç bir [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Oedipus’un Hikayesine Farklı Bakış</strong></p>



<p>Oedipus doğduğunda, babası Kral Laius’ u öldüreceğine dair bir kehanette bulunulur. Kral önlem almak için bebek doğduğunda onu bir çobana teslim eder ve ölmesi için dağlık bir araziye terk etmesini emreder. Fakat iyi kalpli çoban bebeği evine alır ve büyütür. Büyüdüğünde Corinth’ e gider ve Corint Kralının yanında yetişir. Genç bir adamken babasını öldüreceğine ilişkin kehaneti duyarak bundan kaçınmak için Corinth’ den ayrılır. Yolda bir at arabası ile karşılaşır. Arabacı ile tartışır ve o sırada arabada yolculuk etmekte olan Kral Laius arabacıya yardım etmek için inince, Oedipus’dan bir darbe alır ve ölür. Oedipus daha sonra Thebes’e giderek Sfenks’in bilmecesini çözer&nbsp; ve ödül olarak krallık kendisine verilir ve Kraliçe Jacosta ile evlenir.</p>



<p>Bilindiği üzere dramda tam bu süreçte&nbsp; başlar. Oedipus babasını öldürmüş annesi ile evlenmiştir.</p>



<p>Oedipus gerçeği öğrendiğinde önce kendi gözlerini çıkarır, kendi cezasını keser yani&#8230; Sonra da gerçeği inkar eder, tüm bunların karısının kardeşi,&nbsp; Creon’un hükümdarlığı ele geçirmek düzenlediği&nbsp; bir oyun olduğuna inanmaya çalışır. İnanmaya çalışır çünkü gerçeğin kabulü her daim zordur…</p>



<p>Kimse Oedipus’ u sakinleştiremez, kim olduğunu nereden geldiğini bilmesi konusunda ısrar eder. Kendi gerçekliğini, kendi mitini ve kendi kaderini bilip kabullenmelidir…</p>



<p>Zaman geçer ve Oedipus bir kez daha sürgün edilir, yaşlı bir adamdır artık&#8230; Yaşlı ve kör Oedipus, kızı İsmene tarafından Colonus’a, Atina’nın birkaç kilometre dışındaki koruluğa götürülür. Yaşlı adam, sorunlarını düşünmek ve katlanmak zorunda olduğu bu korkunç olaylardan bir anlam çıkarabilmek için burada yaşar uzun yıllar.</p>



<p>Bu miti insanın mücadelesi ve kendisi ile ilgili gerçeklik üzerinden okuduğumuzda, birinci olarak suçluluk, daha sonra aforoz edilmek ve en önemlisi de inkar mekanizmalarının gücü ortaya çıkar. Oedipus’un da bizlerinde önünde sonunda hesaplaşacağımız alanlardır bunlar.</p>



<p>Eğer olay önceden planlanmasaydı ve bilmeden yapıldıysa kişi suçlu olabilir mi? Sorusu akla gelir ilk olarak. Yaşlı Oedipus düşünce süreci içinde bu soruyla yüzleşir .Sonuç olarak Oedipus sorumluluğu kabul eder…’Suçluluk sorunu olayda değil, kalpte gizlidir’&nbsp; der ve kendisini bağışlar.</p>



<p>Sofokles tarafından dramatik bir şekilde aktarılan bu hikaye de, bir yandan karanlıkla yüzleşme mücadelesi ve insanın yıkıcı taraflarına vurgu yapılırken bir taraftan da anlam ve uzlaşma arayışına gönderme yapılır.</p>



<p>Kısaca&nbsp; kendi gerçekliği ile yüzleşen insanların mitini görebilirsiniz Oedipus’ da. Nereden baktığımıza göre değişir elbet…</p>



<p>Mitler keşfetmenin yöntemleridir. Doğayla ve kendi varoluşumuzla olan ilişkimizdeki yapıyı ortaya koyan yöntemlerdir. Mitler eğiticidir. İçsel gerçekliği ortaya koyarak, kişinin dış dünyada daha büyük bir gerçeklik deneyimlemesini sağlar.</p>



<p>Birey ancak böylesi bir inanç sayesinde hayatı boyunca kızgınlık duymadan yaşamaya devam edebilir ve geçmişinde , çocukluk dönemindeki mahrumiyetleri kabullenip yeni kapılar açılmasını sağlayabilir.</p>



<p>Hikayenin sonunda&nbsp; Oedipus şöyle der;</p>



<p>‘Perişanlık içinde dünyaya gelsem-tıpkı- geldiğim gibi</p>



<p>Ve babamla bir kavgada rastlaşsam ,</p>



<p>Ve onu yere yıksam, onu öldürdüğümü bilmeden</p>



<p>Ne de kim olduğunu, bu kasıtsız olayda</p>



<p>Nasıl bir suç görürsünüz?</p>



<p>Adil bir hafifleme bu:</p>



<p>Onu tanımadım ve beni öldürmek istedi.</p>



<p>Kanunlar önünde –tanrının önünde- suçsuzum.’</p>



<p>Kaynak: Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk</p>



<p>Rollo May</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/oedipus-hikayesine-farkli-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir iyileşme hikayesi</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/bir-iyilesme-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/bir-iyilesme-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Apr 2021 11:16:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.saimecagli.com/?p=824</guid>

					<description><![CDATA[11-man (Bir çocuğun süper kahramanı) Her zamanki gibi bilgisayara gömülmüştü çocuk, tıkır tıkır tuşlara basıyordu. BAAAM GÜÜÜÜM!! HEAD SHOOOT!!! Kaybetmeye tahammülü yoktu. Sinirle gömdü kafasını klavyeye. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Biraz sakinleşip kafasını kaldırınca kapıda bir karartı gördü. Çocuk : Kim var orda ? &#8230; Çocuk : Hey !? TA TA TA DAAAAAAAAM! 11man [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large is-style-rounded"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="640" src="https://www.saimecagli.com/wp-content/uploads/2021/04/46345-1024x640.jpeg" alt="" class="wp-image-826" srcset="https://www.saimecagli.com.tr/wp-content/uploads/2021/04/46345-1024x640.jpeg 1024w, https://www.saimecagli.com.tr/wp-content/uploads/2021/04/46345-768x480.jpeg 768w, https://www.saimecagli.com.tr/wp-content/uploads/2021/04/46345-640x400.jpeg 640w, https://www.saimecagli.com.tr/wp-content/uploads/2021/04/46345-400x250.jpeg 400w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>11-man (Bir çocuğun süper kahramanı)</p>



<p>Her zamanki gibi bilgisayara gömülmüştü çocuk, tıkır tıkır tuşlara basıyordu. BAAAM GÜÜÜÜM!! HEAD SHOOOT!!!</p>



<p>Kaybetmeye tahammülü yoktu. Sinirle gömdü kafasını klavyeye. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Biraz sakinleşip kafasını kaldırınca kapıda bir karartı gördü.</p>



<p>Çocuk : Kim var orda ?</p>



<p>&#8230;</p>



<p>Çocuk : Hey !?</p>



<p>TA TA TA DAAAAAAAAM!</p>



<p>11man : Merhaba !</p>



<p>Çocuk : Sen de kimsin, ne işin var burada ?</p>



<p>11man : Ben &lt;onbir-man&gt;, beni sen çağırdın.</p>



<p>Çocuk : Ben mi? Ben kimseyi çağırmadım.</p>



<p>(11man çocuğun eline yapıştı, bilgisayarın başından kaldırdı, odanın kapısına yöneldiler)</p>



<p>11m : Hadi gel anlatırım sonra.. Biliyor musun sen bebekken ilk yürüdüğünde bu odanın kapısından daire kapısına doğru 11 adım atmıştın.</p>



<p>Ç : hıı hıı.. Ablam söylemişti.<br>11m : Nereye gidelim, neler yapalım ?<br>Ç : Bi yere gitmicem ben, counter oynuyorum, oyunumun yarım kaldı.<br>11m : Peki öyleyse, sen seçmiyorsan bugün bana tabiisin, ben nereye dersem oraya.</p>



<p>( Apartmandan çıkıp yürümeye başladılar. Uzak komşuları Gülay teyzenin evinin yanından geçtiler, annesiyle her çarşamba buraya hanımlar sohbetine gelirlerdi. Daha sonra semt pazarını boydan boya geçtiler, her pazar günü annesiyle beraber giderdi pazara. Çocuk bir süredir bu yollardan geçmemişti, sadece evden okula, okuldan eve tek bir güzergahta ara sokaklardan gidip geliyordu. İçi daraldı. Eve dönüp bilgisayarının başına oturmak istiyordu. Bunu fark eden 11man fıkralarla, bilmecelerle çocuğun dikkatini bu konulardan biraz uzaklaştırmayı başardı. Bowling oynadılar, lunaparka gittiler. Başlarda çocuk eğlenirken , bir süre sonra lunaparktaki her çocuğun yanında annesiyle olduğunu fark etti. Koşar adım lunaparktan dışarı çıktı. Bir kenara oturdu ve ağlayarak kara kara düşüncelere daldı.)</p>



<p>11m : Heey dur, nereye gidiyorsun !? Yapma böyle dostum, hadi eğleniyorduk ama..</p>



<p>Ç : Ne eğlenmesi ! Eğlendiğim falan yok benim, zorla getirdin beni buralara. Eğlenecek durumda mıyım ben, halimi biliyormuş gibi peşine taktın beni, ben eve gidiyorum !</p>



<p>11m : Hop hop dur bakalım. Gel otur şöyle konuşalım biraz. Biliyorum tabi neye üzüldüğünü. Ç : Nereden bileceksin !</p>



<p>11m : Ben seni çok iyi tanıyorum, inanmıyor musun ? Evdeyken ilk yürümenden, on bir adım attığından bahsettim ya, seni tanımasam nerden bileyim. Bak çocuk dinle beni&#8230;</p>



<p>( 11man çocuğa herkesin bir gün ölebileceğinden, annesi ölen tek kişi olmadığından, cennette buluşabileceklerinden, şimdilik annesiyle ayrılmış olsa bile babasının ve kardeşlerinin yanında olduğundan bahsetti. )</p>



<p>Ç : Sen de herkes gibi aynı lafları tekrarlıyorsun, ben de bir şey söyliceksin sandım, oturdum seni dinliyorum !</p>



<p>11m : Tamam öyleyse hadi gidiyoruz.</p>



<p>Ç : Nereye yine, gelmiyorum ben.</p>



<p>11m : Öyle değil, benim süper gücümle gideceğiz.</p>



<p>Ç :Süper güç mü?</p>



<p>11m : Tabi ya. Hadi arkama geç, bir elinle pelerinimi sıkıca tut. Gözlerini kapatıp 11 adım koşacağız, merak etme benim gözlerim açık, düşmezsin.</p>



<p>&#8230;</p>



<p>11m : Tamam açabilirsin gözlerini.</p>



<p>Ç : Vay canına, neredeyiz biz, lunaparkta değil miydik ? Işınlandık mı şimdi ?</p>



<p>11m : Benimle beraber attığın onbir adım bildiğin adımlardan çok daha fazlasıdır. Süper gücüm bu benim. Gel bakalım etrafı gezelim biraz.</p>



<p>( 11man çocuğu bir yetimhaneye getirmişti. Buradaki çocukları gösterdi, yine hem anne hem babanın olmamasının ne kadar daha kötü bir şey olduğundan buradaki çocukların ne koşullarda yaşadıdıklarından bahsetti.Çocuk, buradakiler için biraz üzülmüştü ama yine de kendisiyle ilgli bir çıkarım yapmıyordu, kendi acısını yok etmiyordu ki burada gördükleri..)</p>



<p>Ç : Ee ? Nolmuş yani ? Benim iyi olacağım anlamına mı geliyor bu ? Hem geçen internette gördüm. Anne-babası çocukken ölenler ilerde çok kötü oluyormuş, hiçbir şeyi başaramıyorlarmış. Hatta psikopat diye kötü bir şey oluyorlarmış.</p>



<p>( Bu şekilde bir yere varamayacağını anlayan 11man daha farklı ve olağanüstü şeyler göstermesi gerektiğini farketti )</p>



<p>11m : Tutun bakalım pelerine, bu sefer farklı bir yolculuğa çıkacağız. Kapat gözlerini hadi koşalım onbir adım.</p>



<p>( Miladi 578 yılı, Mekke’nin kenar mahallesinde bir sokak.. )</p>



<p>Ç : Neredeyiz ? Aaa! Ne yapıyor bu çocuklar, ne değişik bi oyun bu böyle ? Hiç bizim oynadığımız oyunlara benzemiyor.</p>



<p>11m : Ne güzel eğleniyorlar ama değil mi ? Ama ben onları değil başka bir şeyi göstermeye getirdim seni. Bak şu ilerdeki develerin arkasında, ağacın altında oturan bir çocuk var. Ufak tefek bir şey 6-7 yaşlarında..</p>



<p>Ç : Eveet, gördüm. O neden arkadaşlarıyla oynamıyor. Hem de ağlıyor galiba. Oyuna mı almadılar acaba ?</p>



<p>11m : Yok ondan değil. Annesi yakın zamanda vefat etti o çocuğun. Babası da daha o doğmadan ölmüştü. Senin demene göre daha da mutlu olamaz bu çocuk, hem de hiçbir şey başaramaz ilerde di mi ?</p>



<p>Ç : Öyle tabi, annesi babası ölmüş daha ne olabilir ki, daha da bir şey yapamaz.</p>



<p>11m : O kadar emin olma, hem sen o çocuğu tanıyorsun hem de çok seviyorsun.</p>



<p>Ç : Yoo tanımıyorum, hayatımda ilk defa görüyorum.</p>



<p>11m : Görmeden tanımış, görmeden sevmiştin onu, annen ve baban da çok sevdiklerinden sana onun adını vermişlerdi. Evet o çocuğun adı Muhammed.</p>



<p>Ç : Muhammed mi ? Yanılıyorsun, annem babam peygamberimizin ismi diye koymuşlar benim adımı, hem o çocuk benden küçük, nasıl versinler onun adını.</p>



<p>11m : Bu sefer zamanda yolculuk yaptık desem peki sana ? Ç : Zamanda yolculuk mu ? Bİ dakika.. Yoksa bu çocuk.. ?</p>



<p>11m : Evet düşündüğün gibi. 578 yılındayız, tam 1430 sene geriye geldik zamanda. Ama burada çok duramayız hadi dönelim yolda konuşuruz.. Şimdi sen, annesi babası ölen her çocuk mutsuz oluyor, hiçbir şey başaramaz diyordun. Ama biliyorsun peygamberimizin neler başardığını, öyle başarılar ki 1400 yıl önce yaşamış ama onu ve yaptıklarını bütün dünya biliyor ve milyarlarca insan onu seviyor. Demiştim ya annesi babası ölen senden başkaları da var diye, sadece senin zamanını düşünme, bak çok sevdiğin peygamberinle de ortak bir yanınız varmış..</p>



<p>( Bu sefer bi noktadan yakalamıştı 11man, daha önceki faraza konuşmalar ve yetimhane gezisinin hiç etkisi olmamıştı. Ama bu sefer yumuşadı çocuk. Annesinin ve babasının hep anlattığı, çok sevdiği peygamberinin de kendisi gibi olduğunu hatırlamıştı; hatırlamakla kalmamış onun o halini gözüyle görmüş, onunla arasında bir bağ olduğunu hissetmişti. O kadar güzel şeyler başaran peygamberinin aslında altı yaşında anne ve babası olmayan bir çocuk olduğunu fark etti. Demek insan annesi babasını kaybetse bile, hayatta mutlu ve başarılı olabiliyormuş diye düşündü.. 11man’i de sevmişti, ondan biran önce kurtulup eve gitmeyi düşünmüyordu artık. )</p>



<p>11m : Şimdi de seni uzak alemlerde bir yere götüreceğim. Ama oraya direkt gidemiyoruz, hadi tutun bakalım, burdan özel bir gemiye gideceğiz.</p>



<p>Ç : Harika! Denizi severim ben, yaşadığım yerde deniz yok ama İstanbula gittiğimizde hep deniz kenarına gitmek isterim.</p>



<p>&#8230;</p>



<p>Ç : Aaa.. Şuradaki adama da baaak.. Saf mıdır nedir ? Gemiye bindi ama o elindeki torbaları ve sırtındaki kocaman çantayı taşımaya devam ediyor. Yere koyup rahatça seyahat etmek varken boş yere yoruluyor..</p>



<p>11m : Değil mi? Ne kadar da saçma yaptığı.. Acele et, bu durakta iniyoruz. Eveeeet işte burası “KARA RUHLAR DİYARI”</p>



<p>Ç : Neden geldik buraya? Korkunç bir yer, hem her yeri kaplayan bu duman da ne böyle, çok kötü kokuyor.</p>



<p>11m : Burada göstereceklerim var sana. Dediğin gibi kötü kokulu duman.. Hem de zehirli! Korkma ama öldürmez, bu duman insan aklını zehirliyor. Hadi gel burada çok duramayız, dumanın etkisinde çok kalırsak bu hiç de iyi olmaz. Biz ziyaret etmek için öte-diyarlara giden gemiye bindik de geldik. Aslında buraya herkes gelir. Bizim gibi gemiyle değil tabii. Herkesin ruhu gelir buraya. Ve buraya geldiğini de burada ne yaptığını da farketmez. Burada uzun süre kalanlar, buradan çıkmak için çabalamayanlar tamamen zehirli dumanın tesirinde kalırlar ve ruhlarının buradan çıkması neredeyse imkansız hale gelir. Ne görüyorsun ?</p>



<p>Ç : Her tarafta insanlar var, hepsi tamamem siyah giyinmişler hatta kadınlara bak, dudaklarına sürdükleri rujun rengi bile siyah! Çok ama çok mutsuz gürünüyorlar. Bir el bileklerine zincirle bağlı demir toplar var. Onları aşağı çekiyor. O topu çıkarıp atmaya çalışıyorlar. Çıkarıp atabilseler, yerin dibine batmayacaklar. Bunlaradakilerin herkesin ruhu olduğunu söyledin. Gelenlerin ne kadarı bu zincirli topları çıkarıp atabiliyor?</p>



<p>11m : Hiç biri..</p>



<p>Ç : Nasıl yani ? Ama; uzun süre durmazlarsa, dumandan zehirlenmezlerse buradan çıkmaya çabalarlarsa, çıkabileceklerini söylemiştin ?</p>



<p>11m : Evet, buradan çıkabileceklerini söyledim; ama prangalarından kurtulabileceklerini söylemedim.</p>



<p>Ç : Anlayamıyorum, bu pranga dediğin demir toplardan asla kurtulamıyorlarsa bunlar aşağı çekerken, bu ruhlar nasıl yukarı uçup buradan kurtulacak ki ?</p>



<p>11m : İnsanların olayları nasıl değerlendirdiğiyle, bakış açısıyla ilgili bir durum. Dur ya böyle anlatmayayım, en iyisi kendin gör. Al bakalım şu gaz maskesini tak, dumanı solumanı engellesin. Dön bir daha bak şimdi.</p>



<p>Ç : Aaaa! Aynı kişileri yine görüyorum ama bu sefer her yer simsiyah ve iç karartıcı değil. O da ne? Bu insanların eline bağlı olan şey zincirli bir demir top değil, bir balon ! Bir elleriyle balonu tutuyorlar, diğer elleriyle de ipini koparıp bu balondan kurtulmaya çalışıyorlar.</p>



<p>11m : Dediğim gibi bundan kurtulmak imkansız. Buraya gelen herkes önce bu balondan kurtulmaya çalışır, ama burada bekledikçe zehirli dumanın etkisinde kalırlar ve o balonlar artık onlar için bir prangaya dönüşür ve onları aşağı, dibe çeker.. Şu ilerdeki adama bak, yeni geldi, balonu elinde tutuyor ama ne yapacağını bilmiyor. Ne yapacak sence ?</p>



<p>Ç : Böyle beklemeye devam ederse o da diğerleri gibi dumandan zehirlenecek, onu uyarmalıyız!</p>



<p>11m : Dur bakalım, o seni duyamaz. Unuttun mu burası Kara Ruhlar Diyarı, yani burada gördüklerin sadece ruhlarımızın bir yansıması. Sadece gerçek dünyada yakınları tarafından hatta en önemlisi kendisi tarafından uyarılabilir. Pranga veya balon olarak gördüklerin, bizim dünyada yaşadığımız acılar, üzüntüler, kötü şeyler&#8230; Başımıza acı bir olay geldiğinde ruhumuz buraya düşer, bileğimizdekini acıyı bağlı olarak görürüz ve ne kadar denesek de asla kurtulamayız. Bu mümkün değil. Anneni kaybetmen gibi.. Bu durum bir gerçek. Bu durumdan kurtulamazsın, kurtulmaya çalışırsan, yok sayarsan, ruhun burada hapsolur ve dumanın etkisiyle sürekli dibe batarsın. Ama buraya ilk düştüğümüzde zehirlenmeden önce balona baksak, elimizden koparıp atmaya çalışmak yerine balonu tanımaya çalışsak biraz incelesek. Onu serbest bıraksak ne olur biliyor musun ? Bak bizim yeni gelen bırakmaya karar vermiş gibi görünüyor.</p>



<p>Ç : Vay canınaa! Şuna baak! Adam balonu serbest bıraktı. Meğerse balon helyumlu uçan balonmuş. Balonla beraber uçmaya başladı ve gözden kayboldu. Kurtuldu buradan.</p>



<p>11m : Evet, aynen böyle. Unutma; acı ve üzüntü istisnasız herkesin başına gelir, evrensel bir şeydir. Yapmamız gereken acıyı yok saymak, bastırmak değil. Durup düşünmek, şöyle bir dışardan izleyici olarak bakmak. O zaman bu dediklerimin ve burada gördüklerimizin farkına varabiliriz. Aksi takdirde acı buradaki prangalar gibi bizi dibe batır. Acıyı tanımaya çalışmazsak gemide gördüğün adam gibi oluruz. Yüklerini yanına koyup rahatça seyehat edeceği yerde gereksiz hamallık yapıp eziyet çekiyordu. Yükleri yüzünden, gemi yolculuğunun hiçbir zevkine varamadı, etraftaki güzellikleri hiç göremedi. Hayatımızı da bir gemiye benzetebilirsin. Evet acılarımızın tamamen yok olması mümkün değil. Ama onu her an sırtımızda yük olarak taşımaya gerek yok. Acıyı öcü gibi karşımızda düşman olarak görmek yerine, herkesin başına gelebilecek bir şey olarak kabullenmeliyiz. Acıya rağmen değil; acıyla beraber bu hayatı sürdüreceğiz. O zaman bu acının hayatımızdaki tek şey olmadığını, hayatımızda daha bir çok güzellikler olduğunu fark edebiliriz..</p>



<p>( Eve dönerler )<br>11m : Şimdi benim gitmem gerekiyor.<br>Ç : Gitmesen olmaz mı ? Bi daha ne zaman geleceksin ?<br>11m : Ne zaman istersen gelirim, istediğin zaman beni çağırabilirsin. Ç : Gerçekten mi ? Nasıl ?</p>



<p>11m : Korktuğun, üzüldüğün, sinirlendiğin, acı çektiğin zaman gözlerini kapat. Derin nefes alıp vererek on bire kadar say. Hoop ben ordayım.. Artık korkmana gerek yok çocuk. Artık yanında ben varım. Senin süper kahramanınım.. Görüşürüüüz..</p>



<p>Çocuk : Görüşürüz onbir-meeeeeeeen</p>



<p></p>



<p><strong>Danışanın  izni ile yayımlanmıştır.</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/bir-iyilesme-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DEPREM.. AYAĞIMIN ALTI</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/deprem-ayagimin-alti/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/deprem-ayagimin-alti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2021 08:48:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yusufcakiroglu.com/?p=754</guid>

					<description><![CDATA[AYAĞIMIN ALTI …YER/YERYÜZÜ Deprem bizim ülkemizin bir gerçeği olmakla beraber her defasında büyük bir şokla karşılık veriyoruz yaşadıklarımıza. Yerin sarsılması, doğduğumuz andan itibaren en güvenli yeri olarak bildiğimiz yerin ayaklarımızın altından kayıp gitmesini elbette sakince karşılamamız mümkün değil.  Sevgili Ümran Korkmazlar hocamızı hatırlatıyor bana depremler,  deprem mağduru çocuklarla EMDR (Travmada çalıştığımız bir terapi yöntemi) çalışırken [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>AYAĞIMIN ALTI …YER/YERYÜZÜ</p>



<p>Deprem bizim ülkemizin bir gerçeği olmakla beraber her defasında büyük bir şokla karşılık veriyoruz yaşadıklarımıza. Yerin sarsılması, doğduğumuz andan itibaren en güvenli yeri olarak bildiğimiz yerin ayaklarımızın altından kayıp gitmesini elbette sakince karşılamamız mümkün değil.</p>



<p> Sevgili Ümran Korkmazlar hocamızı hatırlatıyor bana depremler,  deprem mağduru çocuklarla EMDR (Travmada çalıştığımız bir terapi yöntemi) çalışırken çalışmaya ara verdiği zamanlarda <em>‘hadi şimdi birlikte kahvaltı yapacağız, kekimizi çayımızı içeceğiz</em> ’ dediği anlar geliyor her deprem sonrası aklıma. <strong><em>Şimdi normal olana dönmek gerek</em></strong>. Deprem sonrası normal hayata ne kadar kısa sürede dönebilirsek sonrasında travmayı atlatma konusunda daha dayanıklı olabiliyoruz. Aynı zamanda dayanışma, birlikte olduğumuz duygusunu hissetmek de hepimize ve çok iyi gelir. İzmir de herkes birbirine yardım etmenin çabası içinde. Bu kadar kötü şeyler yaşanırken, insanın insana dokunuşu, insan sıcağı  ayakta tutuyor hepimizi.</p>



<p>Bir yandan da yaşamın kutsallığı ve saflığını biraz daha fazla hissedebilmek için olmalı ki, göçük altından saatler sonra kurtarılabilen ‘<em>tatlı küçük kız fotoğraflarını</em> ’ paylaşıyoruz. Büyük olasılıkla biraz önce sözünü ettiğim refleks ile paylaşıyoruz ama bu çocukların yıllar sonra bu fotoğrafları tekrar gördüklerinde neler hissedebileceklerini öngöremiyor olmalıyız.</p>



<p>Çocuklar, yaşam ve mekân kaybı gibi olaylara anlam vermekte, yetişkinlerden daha fazla zorlanırlar. Duygularını anlatmakta ise deneyimsizdirler. Çocuklarda, depreme bağlı psikolojik sıkıntılarla ilgili olarak dikkat edilmesi gereken birçok bulgu vardır. Bunlar arasında, huzursuz ve ajite davranışlar, öfke nöbetleri, uyku sorunları, korkunç rüyalar görme ve ağlayarak uyanma, kaybettiği kişinin hayaletini gördüğünü söyleme, arkadaşlarıyla beraber olma ve oyun isteğinin azalması, bebeksi davranışlar, dikkat bozukluğu, büyüklere aşırı bağımlılık geliştirme, yatak ıslatma, tanısı konulamayan ağrılardan yakınma, kusma, okul başarısında düşme sayılabilir. Bu bulguları tanıyıp, ilgili bir yaklaşımla çocuğa yardımcı olunabilir. Çocuğa özel zaman yaratıp onunla konuşmak, güven vermek, ortak aktiviteler düzenlemek, günlük yaşamda sorumluluk almasına destek olmak, gereğinden fazla sorumluluk yüklememek, sorunun daha kısa sürede çözümüne katkıda bulunacaktır. İki haftayı geçen ve şiddetli bir tablo halinde devam eden durumlarda, profesyonel destek sağlamak büyük önem taşır.</p>



<p>Deprem gibi ağır bir travmanın yarattığı psikolojik etkiler, tamamen ortadan kalkmayabilir. İyileşme belirtileri, olaya daha az şiddetle duygusal tepki verme ve sorunlara çözüm geliştirme becerisinin artışı biçiminde gözlemlenebilir.</p>



<p>Depremin hemen sonrasında yapılacak psikolojik yardımda kişiye, yaşadıklarını ve duygularını rahatça belirtme olanağı vermek, zihinsel ve bedensel rahatlama ve dinlenmeye olanak sağlamak, ulaşabildiği yakınlarının yardımını istemesi için cesaretlendirmek, travmanın yaratabileceği duygusal sorunlar konusunda aydınlatıcı bilgiler sunmak önemlidir. Deprem sürecini yaşayan kişi, konuşmak istemediği takdirde, buna zorlanmamalıdır. Kendisinin arzu ettiği bir zamanda duygu ve deneyimini paylaşabileceğini bildirmek, kişinin rahatlamasını sağlayacaktır. Konuşulduğunda, kişinin yaşadıklarını önemsizleştiren, deneyimini anlatmasına ve yaşamasına izin vermeyen, duyguları bastırmaya teşvik eden yorumlardan kaçınılmalıdır. Travma, kişinin yaşamını yeniden düzenleme konusundaki motivasyonunu kırmış olsa da, çaba sarf etmenin öneminin kavranması, psikolojik iyileşme açısından çok önemlidir. Kişi, iyileşmeye, çok zor bir yaşam sürecinden geçtiği gerçeğini kabul ederek başlamalıdır. Deprem sonrası keder ve matem kaçınılmaz olabilir. Fakat her travmatik olay gibi, yaşanan yeni sürecin de bir süre sonra giderek etkisini kaybetmeye başlayacağı gerçeği olabildiğince göz önünde tutulmalıdır</p>



<p>Bunun yanı sıra haber kanallarında ilk günlerde yaşananların da etkisi ile oldukça telaşlı ve kaygılı sesler yükseldi ve yükselmekte. Depremi doğrudan yaşayanlar doğal olarak bir çok şeyin içindeyken kitle iletişim araçları ile de  ikincil olarak bu sonuçlardan etkilenmekteler. Bu durumda özellikle,  yaşlılar ve çocuklar üzerinde olumsuz etki yapmakta. Bir taraftan bir Pandeminin içindeyken bir de depremin gelmesi doğal olarak çok daha yorucu olmakta. Bu nedenle sosyal medyanın da  kitle iletişim araçlarının da daha hassas olması gerektiği, kullanılan dilin ve yapılan felaketleştirmelerin kontrol altında olması gerektiği düşüncesindeyim.</p>



<p>Deprem sonrası psikolojik reaksiyonlar arasında konfüzyon, korku, keder, suçluluk ve öfke gibi güçlü zihinsel ve duygusal durumlara rastlanabilir. Uyku ve odaklanma sorunları ortaya çıkabilir. Yaşananlar zihinde sürekli canlanabilir. İnsanların büyük çoğunluğu, deprem deneyiminden önce çok sarsıcı bir travmayla karşılaşmamış oldukları için, dünyayı güvenli bir yer olarak kabul eder ve yakınlarındaki insanların birdenbire ölebileceği düşüncesini taşımazlar. Bu güven ve inanç, ömür boyunca yavaş yavaş inşa edildiğinden, ortaya çıkan ani değişime aynı hızla uyum gösterebilmek insan psikolojisi için çok zordur. Yaşamın paylaşıldığı insanlara ya da olgulara dair geçmişteki anılarla, depremin yarattığı, kayba dayalı yeni gerçeklik, bilinçte birbiriyle çelişen farklı duygu durumları yaratır. Her koşulda yapılması gereken, ilk yaraların sarılmasından sonra, yaşanan trajedinin kabullenilmesi, yaşamın yeniden anlamlandırılması ve kalınan yerden yaşamsal sorumluluklara devam edilebilmesidir.</p>



<p>Deprem Travmasına Yaklaşım İnsanların travmayla başa çıkmalarına yardımcı olacak standart bir yöntem yoktur. Depremin hemen sonrasında yapılacak psikolojik yardımda kişiye, yaşadıklarını ve duygularını rahatça belirtme olanağı vermek, zihinsel ve bedensel rahatlama ve dinlenmeye olanak sağlamak, ulaşabildiği yakınlarının yardımını istemesi için cesaretlendirmek, travmanın yaratabileceği duygusal sorunlar konusunda aydınlatıcı bilgiler sunmak önemlidir. Deprem sürecini yaşayan kişi, konuşmak istemediği takdirde, buna zorlanmamalıdır. Kendisinin arzu ettiği bir zamanda duygu ve deneyimini paylaşabileceğini bildirmek, kişinin rahatlamasını sağlayacaktır. Konuşulduğunda, kişinin yaşadıklarını önemsizleştiren, deneyimini anlatmasına ve yaşamasına izin vermeyen, duyguları bastırmaya teşvik eden yorumlardan kaçınılmalıdır. Travma, kişinin yaşamını yeniden düzenleme konusundaki motivasyonunu kırmış olsa da, çaba sarf etmenin öneminin kavranması, psikolojik iyileşme açısından çok önemlidir, küçük olumlulukların bile farkına varmak, iç dünyayı güvenilir insanlarla paylaşabilmek, sorunlarla ilgili akılcı bilgi kaynaklarına ulaşmak, iyileşme sürecini kolaylaştıran tedavi yöntemidir kereden sonra giderek bu duygunun aşılmasını sağlayacaktır.</p>



<p>Hepimiz korktuk; korku normal ve sağlıklı bir duygudur bizi gelecek tehlikelerden korur, önlem almamızı sağlar. Korku duyduğumuzda ilkel beyin aktiftir ve korteks yani muhakeme yeteneğimiz devre dışı kalır, beden savaş ya da kaç tepkisini verir. İşte tam da burada kek yemek, çay içmek ya da sıcak ve makul bir ses duymak iyi gelir. Bir travmanın içindeyken ne yaşadığımızı tanımlamak zordur, işte burada ‘insan sıcağı’ iyi gelir. Dayanışma, yalnız olmadığımız duygusu iyi gelir. Her koşulda yapılması gereken, ilk yaraların sarılmasından sonra, yaşanan trajedinin kabullenilmesi, yaşamın yeniden anlamlandırılması ve kalınan yerden yaşamsal sorumluluklara devam edilebilmesidir. Travma, yaşanan şeyin yorumlanamaması demektir, yorumlayabildiğimizde yani anlamlandırabildiğimizde artık travma olmaktan çıkar.</p>



<p><em>Bir de öncesinde daha akılcı olmak gerek sanırım, yaşayacağımız binaları seçerken ve de kime güvenebileceğimizi seçerken elbette..</em></p>



<p><em>Saime Çağlı</em></p>



<p><em>Uzm Psikolog-Psikoterapist</em></p>



<p><em>Kaynak;&nbsp;</em>Şafak Nakajima,&nbsp;Okmeydanı Tıp Dergisi 28(Ek sayı 2):150-155, 2012 doi:10.5222/otd.supp2.2012.150</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/deprem-ayagimin-alti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DENİZ&#8217;İN RÜYASI (KORONA KUŞU)</title>
		<link>https://www.saimecagli.com.tr/denizin-ruyasi-korona-kusu/</link>
					<comments>https://www.saimecagli.com.tr/denizin-ruyasi-korona-kusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2021 08:47:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yusufcakiroglu.com/?p=751</guid>

					<description><![CDATA[DENİZ’ İN RÜYASI (Korona Kuşu) Birkaç gündür huzursuzdu Deniz, annesi ile babası sürekli kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı son zamanlarda. Bir virüs mü varmış ne adı da Korona gibi bir şeymiş , insanlara zarar veriyormuş, ondan korunmak için evden hiç  çıkmamak gerekiyormuş. O gece bir rüya görmüş Deniz… Deniz, uykusundan uyanmış ve koşarak annesinin yanına [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>DENİZ’ İN RÜYASI (Korona Kuşu)</p>



<p>Birkaç gündür huzursuzdu Deniz, annesi ile babası sürekli kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı son zamanlarda. Bir virüs mü varmış ne adı da Korona gibi bir şeymiş , insanlara zarar veriyormuş, ondan korunmak için evden hiç  çıkmamak gerekiyormuş. O gece bir rüya görmüş Deniz…</p>



<p>Deniz, uykusundan uyanmış ve koşarak annesinin yanına gitmiş ‘Anne ben bir rüya gördüm hem korkutucuydu hem de çok güzeldi ’ diye anlatmaya başlamış.</p>



<p>‘Hem korkutucu hem de güzel hmm’ demiş annesi merak etmiş, &nbsp;‘Nedir seni hem korkutan hem de hoşuna giden aynı anda hadi anlat bana rüyanı tatlım ’.</p>



<p>Hani sen hep derdin ya güzel rüyalar gör ama kötü rüyalar da görülür diye hah işte bu öyle bir rüyaydı anne. Rüyamda yeryüzünde bütün kuşların başına bir talihsizlik gelmiş bu bir hastalıkmış, Korona virüs diyorlardı rüyamda büyük kuşlar ona. Böyle yıldız gibi bir şeye benziyormuş bu virüs. Bütün kuşlar hastalanmaya başlamış, en çok da yaşlı kuşlar hastalanıyormuş. Kimsenin evden çıkmaması gerekiyormuş, minik kuşun annesi ile babası da işe gitmiyormuş artık, evde çalışıyorlarmış, bazı anne ve baba kuşlar işlerini kaybetmiş, bazıları da mecburen işe gidiyorlarmış, işe giden kuşlar şifacı kuşlarmış bir de temizlik işi ile uğraşan kargalar her gün ormanı temizlemeye devam ediyorlarmış. Posta güvercinleri  de sürekli bilgilendiriyormuş  bütün kuşları olanlar hakkında. Herkes elinden geleni yapmaya çalışıyormuş.</p>



<p>Korona denilen bu virüs, aslında sadece yaşamaya çalışıyormuş, kuşlara bu kadar zarar verdiğinin farkında bile değilmiş, biraz daha zaman geçince diğerleri ile uyumlu bir şekilde yaşamayı da öğrenecekmiş, öğrendiğinde de artık kimse zarar görmeyecekmiş . O zamana kadar bütün kuşlar bir şeyler yapmalıymış.</p>



<p>Sonra birden &nbsp;minik kuş yerde bir tüy görmüş bu diğer kuşların tüylerinden çok farklıymış. Bu içinde her rengin olduğu tüy Simurg diye bir kuşun tüyüymüş anne, gönderdiği tüy&nbsp; bir işaretmiş aslında.</p>



<p>Annesi onu merakla dinlemeye başlamış. ‘ Bir tüy ha, peki sonra ne olmuş ?’</p>



<p>Bu kuş yani Simurg Kaf dağında Bilgi ağacının dallarında yaşarmış. O her şeyi bilirmiş, kuşlar kafaları karıştığında ona danışmaya giderlermiş. Yeryüzündeki bütün kuşlar bir araya gelmiş ve Simurg’u bulmaya karar vermişler, ona bu Korona denilen virüsten nasıl kurtulacaklarını soracaklarmış. Yola koyulmuşlar, koyulmasına da evden çıkmamak gerekiyormuş ya, &nbsp;onlar da hayal güçlerini kullanacaklarmış. Minik kuş, &nbsp;‘Simurg’ a ulaşmak çok da kolay değil, aşılması gereken vadiler var, bütün bu vadileri geçtikten sonra Simurg’ a ulaşabiliriz’ demiş. Bütün kuşlar gözlerini kapatıp onun söylediklerini hayal etmeye başlamışlar. Ortalığı büyük bir sessizlik kaplamış birden bire.</p>



<p>&nbsp;‘Geçilmesi gereken vadiler mi varmış nasıl yani? ’ diye sormuş annesi, &nbsp;bu konuşmaya duyan baba da içeriden gelmiş onların yanına ve o da merakla dinlemeye başlamış.</p>



<p>Bu vadilerden ilki&nbsp;<strong>İstek</strong>&nbsp;<strong>Vadisi’</strong>ymiş, burada herkesin isteyebileceği&nbsp; çok güzel şeyler varmış, en güzel yemekler, içecekler, şekerlemeler, harika şeylermiş bunlar. Her birinde bir telaş bir heyecan. Bazı kuşlar kalmışlar burada yola devam etmemişler. Bülbül demiş ki ‘Burası çok güzel burada bir kuşun isteyebileceği her şey var ama ben&nbsp; gülü özledim’ ,&nbsp; güle olan aşkını hatırlayıp geri dönmeye karar vermiş. Bir kısmı&nbsp; burada kalmış bir kısmı da geri dönmüşler. Minik&nbsp; kuş şaşırmış &nbsp;‘Heeey daha yeni çıktık yola demiş’ dönmüş arkasına bakmış ki giden gitmiş, kimi de orada kalmaya karar vermiş, yola devam etmeyeceklermiş yani. Neyse bizim kuş ve diğerleri &nbsp;devam etmişler yollarına.</p>



<p>İkinci vadiye gelmişler, burası <strong>Aşk</strong> <strong>Vadisi’</strong>ymiş yine bizim kuşlardan bazılarının başı dönmüş; aşık olmuşlar ama bu aşk öyle birbirlerine duydukları aşka benzemiyormuş, kendini bir şeylere inandırmaya o şeyden başka bir şey düşünmemek gibi bir şeymiş bu&#8230; En güzel, en pahalı oyuncaklar varmış burada. Bu oyuncaklara sahip olmayı istemişler, büyük kuşlar içinde lüks yuvalar, gösterişli eşyalar filan varmış….Sadece onlara sahip olmak istemişler başka bir şey düşünemiyorlarmış. Burada kalmaya karar vermiş çoğu… Papağan ben burada kalacağım ve sonsuza dek bu güzel oyuncaklarla oynayacağım demiş.</p>



<p>&nbsp;Babası sormuş&nbsp; ‘ İşleri pek kolay görünmüyor ne dersin nasıl ulaşacaklar bu her şeyi bilen kuşa?’</p>



<p>Babaaa, &nbsp;biraz sabret demiş bizim minik kuş.</p>



<p>Sonra üçüncü vadiye gelmişler burası da&nbsp;<strong>Bilgisizlik&nbsp; Vadisi’</strong>ymiş. Burada kimse hiçbir şeyi merak etmiyormuş, Amaan ne olacak sanki yeni şeyler öğrenip de diyorlarmış. Hiç soru sormamışlar merak da etmemişler, kuşların bir kısmı burada kalmış. Kartal da burada kalmaya karar vermiş, ‘Şöyle bir uzanım ben’ demiş yatmış, kalkmış, etrafa bakmış arada da bir havalanıp av bulmuş kendisine bu kadarı yetermiş.</p>



<p>Kuşların sayısı gittikçe azalıyormuş. Dördüncü vadi&nbsp;<strong>İnançsızlık</strong>&nbsp;&nbsp;<strong>Vadisi’&nbsp;</strong>ymiş, boşuna geldik buralara kimse bizi kurtaramaz bu virüsten diye sesler yükselmeye başlamış içlerinden bazılarında. Baykuş diğer baykuşlarla birlikte bataklığına dönmeye karar vermiş onlar da, vazgeçmişler yani.</p>



<p>Ardından&nbsp;<strong>Yalnızlık Vadisi</strong>&nbsp;gelmiş. Bütün kuşlar korkmaya başlamış. Sadece kendileri varmış gibi endişelenmişler &nbsp;ve tek başına hareket ettikleri için diğer hayvanlar tarafından zarar görmüşler. Oysa birlikte hareket edebilseler en büyük düşmana da kolaylıkla karşı koyabilirlermiş. Ama onlar ne yapmış; kendi içlerinde kavga etmeye başlamışlar.</p>



<p>&nbsp;Anne araya girmiş ‘Keşke birlikte hareket etmenin gücünü anlayabilselermiş’ demiş&nbsp; ‘O zaman Korona ya karşı daha güçlü olurlarmış, birlikte hareket etseler, kavga etmeseler, kimse yuvasından &nbsp;çıkmasa, hem yuvalarında birlikte çok eğlenceli zaman da geçirebilirlermiş’&nbsp; demiş.</p>



<p>&nbsp;Deniz &nbsp;iç çekmiş ‘Bilememişler anne’ demiş.</p>



<p>Sonra uçarken uçarken öyle bir yere gelmişler ki burası herkesin lider olmak istediği bir yermiş adı da&nbsp;<strong>Ben Vadisi’</strong>ymiş. Ben bilirim doğru olanı kimse benden daha iyisini bilemez demeye başlamış bu vadide kuşlar. Herkes lider olmak istemiş, birbirlerini ezip geçmişler. Zavallı minik kuş şaşkınlıkla izliyormuş olanları. Bazı kuşlar bu vadiyi çok beğenmiş ve burada kalmışlar.</p>



<p>Diğerleri yola devam etmiş. En sonunda masmavi gökyüzünde doğan güneşi görmüşler, Güneş hızla yaymış ışıklarını, gözleri kamaşmış birbirlerini görememişler önce,  minik kuş ‘ hey bakın burası ne kadar aydınlık ve sıcak’ demiş neşeyle, sonra fark etmiş ki tüm o vadilerden geçebilmeyi başarmakmış aslında hedef&#8230; Topu topu 30 kuş kalmışlar. Simurg 30 kuş demekmiş zaten. Si,  otuz , Murg da kuş anlamına geliyormuş Farsça’ da.</p>



<p>Eveeet… Simurg onlarmış. Bilge olan, sorunlara çözüm bulacak olan onlarmış meğer. Hepsi bir araya gelmiş ve demişler ki ‘ Heeey bu Corona virüsü geldi tamam ama gidecek biz elimizden geleni yapalım, önce hep birlikte hareket edelim, aramızda anlaşmazlıklar çıksa da çözüm yolları bulmaya çalışalım, dikkat edelim, kendimizi koruyalım, sevdiklerimizi koruyalım birlikte güçlü olalım, bize daha neler öğretecek buna bakalım. Korona korksun bizden…’&nbsp;</p>



<p>Annesi ve babası Deniz’ i kucağına almış ve sevgiyle sarılmışlar. Annesi  gözlerinin içine bakarak,  tekrar şöyle demiş  ‘Evet minik kuşum elbette kötü şeyler olacak ama güzel şeyler de olacak, bazen biri biter diğeri başlar hem güzel şeyler hem kötü şeyler hep olacak,  hadi şimdi gidip birlikte kurabiye yapalım..’ demişler…</p>



<p>Saime Çağlı</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.saimecagli.com.tr/denizin-ruyasi-korona-kusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
